BofA ve Goldman Fed beklentilerini değiştirdi.
Amerika’da Fed’in faizi indireceği tarih ileri atılıyor. BofA, 2026 boyunca Fed’den faiz indirimi beklemiyor; Goldman Sachs da ilk indirimi Aralık 2026’ya öteliyor. ABD’de iş gücünün hâlâ çok dağılmaması, enerji maliyetlerinin yükselmesi ve enflasyon hâlâ gündemde. Fed 29 Nisan’da faizi yüzde 3,50-3,75 aralığında sabit tuttu ve Orta Doğu kaynaklı belirsizliklerin görünümü zorlaştırdığını söyledi.
Peki bize ne?
Amerika faizi yüksek tuttuğunda, dolar dünyada daha cazip kalır. Yani para “Ben neden riskli ülkeye gideyim, Amerika’da oturur, faizimi alırım.” der. Bu, Türkiye gibi ülkeler için, “Dışarıdan para çekmek istiyorsan daha çok güven vereceksin, daha yüksek getiri sunacaksın, daha az hata yapacaksın.” Demektir. Kısacası, Fed “bekle” dediğinde, bizim piyasanın kulağına “sen de dikkatli yürü” diye duyulmalı.
Burada başımıza hemen film sahnesi gibi bir devalüasyon gelecek demek doğru olmaz. Yani sabah uyanıp “dolar tabelası gece değiştirilmiş” diye kesin konuşmak hem abartı olur hem de sorumsuzluk. Ama risk TL üzerindeki baskının artabilmesidir. Bu baskı bazen bir anda patlamaz; önce küçük küçük kendini belli eder. Aynı telefonun şarjı gibi düşünebiliriz. Yüzde 70’te panik yoktur, yüzde 35’te hâlâ idare edersin, yüzde 12’de herkes priz aramaya başlar.
İlk bakacağımız şey dolar/TL değil, CDS olur. CDS’yi düşünecek olursak, Türkiye’ye borç veren yabancının “bu ülkeye borç verirken içim ne kadar rahat?” asıl ölçü olabilir. CDS yükseliyorsa, yabancı yatırımcı “tamam, para var ama ben biraz gerildim” diyordur. Bu, kurdan önce gelen sinyallerden biridir. Çünkü piyasa önce korkar, sonra fiyatlar.
İkinci sinyal rezervlerdir. Merkez Bankası’nın döviz rezervleri güçlü duruyorsa piyasa “tamam, elinde yangın tüpü var” der. Ama kur yukarı gitmek isterken rezervler hızlı eriyorsa, bu sefer piyasa “yangın mı var da tüp bu kadar çalışıyor?” diye sorar. TCMB zaten haftalık para ve banka istatistiklerinde TL ve yabancı para işlemleri, mevduat, kredi ve menkul kıymet verilerini yayımlıyor; yani aslında piyasanın nabzı düzenli olarak masaya konuyor.
Üçüncü sinyal insanların mevduat davranışıdır. Bunu çok basit anlatayım: Eğer insanlar TL faizi yüksek olmasına rağmen yeniden dövize kaçıyorsa, bu bir ekonomik yorum değil, güven oylamasıdır. Vatandaş ekran başında Powell konuşmasını dinlemiyor olabilir ama kendi cüzdanında “ben TL’de rahat mıyım?” sorusunu her gün cevaplıyor. Döviz mevduatı artıyorsa, piyasadaki küçük yatırımcı sessizce “Ben biraz kenara geçeyim” demeye başlamıştır.
Dördüncü sinyal Kapalıçarşı kuru ile banka kuru arasındaki farktır. Normal zamanda aradaki fark makul olur. Ama o makas açılıyorsa, ekran başka bir şey, sokak başka bir şey söylüyor demektir. Ekonomi bazen takım elbiseyle televizyona çıkar, ama gerçeği Kapalıçarşı’da terleyerek anlatır.
Beşinci sinyal enflasyon beklentisidir. Bugünkü enflasyon kadar, insanların yarınki enflasyonu nasıl gördüğü de önemlidir. Çünkü herkes fiyatların daha da artacağını düşünürse, satıcı fiyatı erkenden artırır, çalışan daha yüksek maaş ister, şirket maliyetini korumaya çalışır. Sonra enflasyon sadece istatistik olmaktan çıkar, davranış biçimi olur. TCMB’nin Piyasa Katılımcıları Anketi de tam bu beklentileri izlemek için var.
Şimdi asıl meseleye gelelim: Ne gelecek başımıza?
En olası senaryo şu: Fed faizi geç indirirse, Türkiye içeride erken gevşeme yapamaz. Yani faizler “hadi biraz rahatlayalım” diye hızlı hızlı düşerse, piyasa hemen sorar: “Enflasyon tam düşmeden bu acele niye?” İşte o soru sorulduğu anda kur hassaslaşır. Kur hassaslaşınca ithalat pahalılaşır. İthalat pahalılaşınca, enerji, üretim, taşıma, market rafı derken hayat yine bildiğimiz o tatsız espriyi yapar: Maaş gelir, fiyatlar onu kapıda karşılar.
Kötü senaryoda ne olur? TL değer kaybeder, ama bu illa resmi ve tek gecelik devalüasyon olmak zorunda değildir. Daha sinsisi olur. Kur yavaş yavaş yukarı gider, sonra bir haberle hızlanır, sonra herkes “zaten belliydi” der. Hayır, belliydi değil; göstergeler bağırıyordu...
İyi senaryoda ne olur? Türkiye sıkı para politikasını bozmaz, rezervleri güçlü tutar, enflasyon beklentisini aşağı çeker, yabancı yatırımcıya “burada oyun kuralı değişmiyor” mesajı verir. O zaman Fed’in gecikmesi can sıkar ama kriz yazmaz. Piyasa da mükemmel ülke aramaz, öngörülebilir ülke arar. Çünkü para romantik değildir; şiir sevmez, takvim sever.
Ben bu haberden çıkan sonucu şöyle okurum: Başımıza kesin bir felaket geliyor diyemem; ama ekonomide hata yapma lüksümüz azalıyor. Fed “faiz indirmiyorum” dedikçe, Türkiye’nin içeride daha dikkatli olması gerekir. Petrol pahalı kalırsa, enflasyon inat ederse, rezervler zayıflarsa ve insanlar yeniden dövize koşarsa, işte o zaman kur sadece fiyat olmaz; memleketin ruh hâli olur.
Yani sokak diliyle final şu:
Doların kudurması için tek başına Fed yetmez; ama Fed indirmediği sürece bizim frene daha sağlam basmamız gerekir. Fren boşalırsa, arabada ilk bağıran yine kur olur.
Bu yazı genel ekonomik değerlendirme niteliğindedir; yatırım tavsiyesi değildir.
Referanslar: Bloomberg HT, Fed, TCMB, TÜİK, BLS, FRED, The Guardian, Borsa İstanbul, MacroMicro.