Yol haritası mı, yeni bir masalın ilk bölümü mü?
Türkiye, 2025–2027 döneminin ekonomik yol haritasını açıkladı.
Rakamlar, hedefler, vizyon cümleleri…
Hepsi kâğıt üzerinde kusursuz görünüyor.
Milli gelir 2027’de 1,77 trilyon dolara çıkacak,
kişi başına gelir 19 bin dolara yaklaşacak,
büyüme yüzde 5’e ulaşacak,
enflasyon tek haneye inecek,
cari açık milli gelirin yalnızca yüzde 2,5’u olacak.
Program, sanki;
yola çıkmadan önce tatil broşürlerine bakıp “bize en iyisini” işaret etmek gibi.
Harita var, rota çizilmiş, varış noktası parlak.
Ama; bu yolculuğun daha önce kaç kez planlandığını ve
kaç kez yarıda kaldığını da unutmamak gerekiyor.
Geçmişin defterini açalım.
2004’te orta vadeli hedef;
büyümeyi yüzde 5–6 bandında tutmak ve enflasyonu tek haneye indirmekti.
Hedefin ilk yarısı, fazlasıyla aşıldı;
ekonomi yüzde 7 büyüdü, enflasyon yüzde 8’e kadar indi.
Ancak, 2008 kriziyle birlikte;
büyüme bir yıl içinde eksiye düştü, enflasyon yeniden çift haneye çıktı.
2010’da yeni bir programla, 2023’te milli gelirin 2 trilyon dolara ulaşacağı ilan edildi.
O günün şartlarında, bu mümkün görünüyordu;
nitekim, 2013’te 950 milyar dolara kadar yükseldik.
Ama oradan sonra; hikâye terse döndü.
2018’deki kur şoku, hedefleri bir gecede buharlaştırdı,
2023’e gelindiğinde; milli gelir, 1 trilyon dolar civarında kaldı.
2021’de açıklanan programda;
2023 için yüzde 5 büyüme, yüzde 7 enflasyon ve
12 bin dolarlık kişi başı gelir hedeflenmişti,
sonuçta; büyüme yüzde 4, enflasyon yüzde 64 ve kişi başı gelir 10 bin dolar oldu.
Şimdi yeni program, bu zinciri kırma iddiasında.
2025’te büyümenin yüzde 4 olması, iki yıl içinde yüzde 5’e çıkması planlanıyor.
Bu, kötü değil; ama, kolay da değil.
Çünkü; yüzde 5 büyüme ve tek haneli enflasyonu aynı anda başarmak,
tarihte çok az ülkenin becerebildiği bir denge.
Bizde de 2004–2005’te bu başarı yakalanmıştı,
ama; o dönem küresel likidite bolluğu ve düşük faiz ortamı vardı.
Bugün ise; para pahalı, yatırımcı seçici, risk iştahı düşük.
Enflasyon hedefi, programın en kritik parçası.
2025 sonunda yüzde 17,5,
2027’de ise yüzde 7 civarında.
Türkiye, 2004’te enflasyonu yüzde 10’un altına indirdiğinde;
bu, neredeyse 30 yıl sonra; tek haneleri görmek demekti.
Ama o düşüş, sıkı para politikası ve mali disiplinle sağlandı.
O zaman bile; büyüme hızında kısa süreli bir düşüş yaşandı.
Bugün; hem enflasyonu düşürmek, hem büyümeyi hızlandırmak istemek;
hem maraton koşmak, hem de yüz metre sprinteri gibi hız yapmak gibi.
İşsizlikte hedef; her yıl, 2–2,5 milyon kişiye ek istihdam sağlamak.
Kulağa hoş geliyor, ama; iş gücüne her yıl, yaklaşık 800 bin genç katıldığını hatırlayın.
Bu tempoyu tutturmak;
hem üretimi artırmayı,
hem de işgücü niteliğini yükseltmeyi gerektiriyor.
2014’ten sonra yüzde 5 civarında büyüme sağlanmasına rağmen;
işsizlik çift hanelerden inmedi, çünkü; büyüme daha çok tüketimden geldi,
üretim ve ihracat yeterince pay almadı.
Cari açığın milli gelire oranını yüzde 2,5’a düşürme hedefi de
geçmişte defalarca kondu.
2011’de, bu oranı yüzde 2,2’ye çekme hedefi vardı,
ancak; yükselen petrol fiyatları ve enerji bağımlılığı
bu hedefi kısa sürede bozdu.
Bugün de risk aynı:
enerji fiyatlarında sert bir artış, bu planı bir anda geçersiz kılabilir.
Yerli üretim ve teknoloji yatırımları, programın en umut verici bölümü.
Stratejik sektörlerde dışa bağımlılığı azaltmak, uzun vadede;
hem cari dengeyi, hem büyümeyi destekler.
Fakat; bu tür yatırımların ilk yıllarda maliyeti yüksektir ve
kısa vadede, bütçe üzerinde baskı yaratır.
1980’lerde başlayan otomotiv yatırımları da ilk yıllarında ithalat bağımlılığını artırmış,
ancak; 1990’ların ortasından sonra, net ihracata katkı sağlar hale gelmişti.
Sonuç olarak,
yeni program; rakamsal olarak güçlü, kâğıt üzerinde inandırıcı görünüyor.
Ama; Türkiye’nin ekonomik tarihine baktığımızda,
böyle hedeflerin başarıya ulaşması, sadece niyet ve planlamayla değil;
uygulamanın istikrarıyla mümkün oluyor.
Hedefler yerinde dururken rotanın değişmemesi,
kısa vadeli popülist adımların programı raydan çıkarmaması şart.
Eğer, bu sağlanırsa;
2027’de gerçekten daha dengeli,
daha öngörülebilir ve daha güçlü bir ekonomi tablosu görebiliriz.
Ama, aksi olursa;
bu program da raflarda tozlanan diğer orta vadeli planların yanına kaldırılır ve
birkaç yıl sonra “o zaman da böyle hedefler vardı” diye hatırlanır.
Ve elbette, her zamanki gibi nihai ölçü; halkın sofrasıdır.
Eğer; mutfaktaki yangın sönmezse,
milli gelir kaç trilyon olursa olsun;
bu hikâye, toplumun gözünde başarı hikâyesi değil;
iyi yazılmış bir masal, olarak kalır.