Finansmana erişim enflasyonu ve “Ülke Riski”nin sessiz vergisi
2015’ten beri, ekiple birlikte şunu öğrendik:
Dünya, parayı; fiyattan çok güvenden fiyatlıyor.
Bu cümleyi “akademik” diye söylemiyorum; sahada defalarca test ettik.
Çekya’da proje finansmanı konuşurken, masaya önce teknik şartname gelirdi;
arkasından, nakit akış projeksiyonu, teminat paketi, raporlama takvimi…
Polonya’da toplantılar daha hızlı akardı, ama; sonuç, aynı kapıya çıkardı:
“Kim raporlayacak, nasıl raporlayacak, hangi kontrol mekanizmasıyla?”
Almanya’da ise; iş, neredeyse tören gibiydi;
belgenin dili kadar, belgenin disiplini önemsenirdi.
Afrika’da kredi mektuplarıyla (LC) dönen projelerde bile
—evet, bazı ülkelerde risk daha yüksekken bile—
oyunun kuralı netti:
Para, belirsizliği sevmez.
Belirsizliği sevmeyen bir şey varsa; o da kreditördür.
Sendikasyon masalarında da aynı refleksi gördük:
“Ben bu riski taşırım, ama; bana ölçülebilir bir hikâye getir.”
Sonra Ürdün…
Ve savaş öncesi Ukrayna…
Oralarda da işler bitti.
Çünkü; projenin haritası belliydi:
Ne zaman hangi rapor, hangi denetim izi, hangi hesap verebilirlik…
Sistem “mükemmel” değildi ama; işlerdi.
Gelelim ironinin merkezine:
Biz bütün bunları farklı coğrafyalarda yaptık da,
Türkiye’de—en azından bizim ekip olarak—bir işi aynı disiplinle bitiremedik.
Burada bir cümleyi, özellikle dikkatle kuracağım:
Bu, “bu ülkede olmaz” demek değil.
Bu, “bu ülkede aynı işi bitirmek için, aynı işten daha fazla şeyle uğraşıyorsun” demek.
Ve o “fazla şey”, genellikle şantiyenin betonu değil; belirsizliğin betonu.
İşte ben buna, finansmana erişim enflasyonu diyorum.
Çünkü; mesele artık sadece “faiz kaç?” sorusu değil.
Mesele, “Bu ülkede krediye erişmenin görünmez maliyeti kaç?” sorusu.
Faiz manşettir; kredi ise; mutfaktır.
Manşet herkesin önünde atılır, mutfakta ise; ocak bazen yanmaz.
KOBİ’nin hikâyesi, burada başlıyor:
Bir işletme düşünün;
sipariş var, müşteri var, üretim kapasitesi de fena değil.
Ama; bir yerde, teker dönmüyor: işletme sermayesi.
Banka kapısından içeri giriyor, dosyasını koyuyor.
Karşısındaki ekran ona bir şey söylüyor:
“Senin riskin, sadece sen değilsin. Senin riskin, ülken de.”
Bu noktada, en tatlı sarkazm şudur:
Biz genelde, ülke riskini sanki “uzak bir kavram” sanıyoruz.
Oysa; ülke riski, KOBİ’ye; en hızlı, en pratik biçimde şu şekilde gelir:
Limitin daralır, vaden kısalır, teminat iştahı düşer, fiyatın yükselir.
Yani; ülke riski, KOBİ’nin kapısını “politik analiz” diye çalmaz; teminat diye çalar.
Uluslararası kreditörün refleksi de burada değişiyor.
Çekya’da bir proje konuştuğunuzda,
yatırımcı “şirketin” riskini daha mikroskopla inceler.
Türkiye’de ise;
mikroskobun altına önce “ülke” konur, sonra şirket sıraya girer.
Bu, şirketin iyi ya da kötü olmasından bağımsız bir eşik yaratır.
İşte bu eşik, finansmana erişimde; “fiyat”tan önce “kapı”yı konuşmamıza neden olur:
Kapı açılıyor mu, kime açılıyor, hangi şartla açılıyor?
Sonra iş dönüp dolaşıp, şu üç kelimeye gelir:
şeffaflık, raporlama, kontrol.
Şeffaflık, “dürüstlük” gibi ahlaki bir slogan değil; finans dünyasında bir tür operasyonel oksijen.
Raporlama, “kâğıt işi” değil; kreditörün risk algısını sakinleştiren bir nabız ölçer.
Kontrol sistemleri ise; “bürokrasi” değil; paranın nereden girip nereye çıktığını kanıtlayan, bir iz.
Kayıt dışı çalışma meselesi, burada sadece “vergi” meselesi değil;
finansmana erişimin kimyasını bozan bir mesele.
Çünkü; kayıt dışı büyüdüğünüzde,
içeride “hız” kazanırsınız belki;
ama dışarıda, “güven” kaybedersiniz.
Ve kredi dediğiniz şey, güvenin fiyatlanmış halidir.
Kredi, aslında birinin size “ben sana inanıyorum” demesidir;
bunu da romantik bir yerden değil, soğuk bir yerden söyler:
“İnanıyorum, çünkü; ölçebiliyorum.”
Türkiye’de KOBİ’lerin krediye ulaşım zorluğunu,
tek bir kelimeyle özetlemek istesem;
“iş” demezdim, “niyet” demezdim, dil derdim.
Aynı olayı, iki farklı finans masasında anlatın:
Birinde “işimiz var, ama; piyasa zor” dersiniz,
diğerinde;
“işimiz var,
şu nakit akışı,
şu tahsilat matrisi,
şu stres testi,
şu raporlama takvimi” dersiniz.
Birinci cümle, iç dökmedir,
ikincisi finans dilidir.
KOBİ’ler, çoğu zaman çok iyi iş yapar ama; finans dilini “sonradan” öğrenir.
Oysa; uluslararası proje finansmanında dil, en baştan gelir;
hatta, çoğu zaman; projeden önce gelir.
Burada bir başka incelik var:
Biz içeride faiz konuşmayı seviyoruz; çünkü tartışması kolay, manşeti güzel.
Ama; işletmenin canını yakan şey çoğu zaman faiz değil, erişim.
Erişemediğiniz bir finansmanın faizi, zaten yoktur.
Enflasyonun bir türü de budur:
finansmana erişim enflasyonu—yani;
krediye ulaşmanın, resmi faizin üstünde ve dışında büyüyen “görünmez maliyeti”.
Yakın vade için şunu görüyorum;
(yatırım tavsiyesi değil; sadece, sahadan okuduğum olası akışlar)
Ülke riski algısı sert kaldığı sürece, dış kaynak tarafında seçicilik artar.
Seçicilik arttıkça, içeride teminatın kıymeti yükselir.
Teminatın kıymeti yükseldikçe, teminatı sınırlı olan KOBİ;
daha pahalı ve daha kısa vadeli finansmana itilir.
Bu döngü kırılmadığında, kredi “büyümenin yakıtı” olmaktan çıkar,
“hayatta kalmanın tüpü”ne dönüşür.
Tüpün de saati vardır; bitti mi, nefes daralır.
Ve işin sarkastik finali şudur:
Bizde bazen “denetim” kelimesi duyulunca, ortamın havası değişir.
Oysa; uluslararası finans masalarında denetim, bir tehdit değil; bir rahatlama sebebidir.
Çünkü; denetim, belirsizliği azaltır.
Belirsizlik azalınca, risk primi düşer.
Risk primi düşünce, kredi kapısı daha normal açılır.
Benim bu yazıdaki iddiam basit:
KOBİ’nin kredi sorunu, yalnızca “pahalı” değil; katmanlı.
Katmanın adı; ülke riski.
Katmanın adı; şeffaflık eşiği.
Katmanın adı; raporlama disiplini.
Katmanın adı; kayıt dışının görünmez bedeli.
Yönetim; en eski sanat, en yeni bilim diyorsun ya…
Bilim, bize faiz oranını verir.
Sanat ise; şunu söyler: Kreditörün kalbine giden yol tablodan değil, düzenden geçer.
Düzen dediğim de süslü kelime değil;
şeffaf, iz bırakabilen, raporlanabilir iş yapma hali.
Varın siz düşünün.