Popcorn’unuzu alın, dalga geliyor!
Yıl 2025.
Mevsimlerden belirsizlik.
Sabah haberleri yine bildiğimiz gibi:
dış ticaret açığı 6,5 milyar dolar,
petrol fiyatı, Ortadoğu’nun keyfine göre hop oturup hop kalkıyor,
Merkez Bankası politika faizi yüzde 46, ama;
halkın bu oranla ilişkisi hâlâ
“bir banka reklamında geçerse tanıyor” düzeyinde.
Sabah kahvesini içerken,
televizyona bakan ortalama bir vatandaşın gözünde;
“6,5 milyar dolarlık açık” sadece birkaç sıfırdan ibaret.
Ama aslında o rakam, ekranın arkasında ciddi bir hikâye anlatıyor:
“Sen ürettiğinden çok tüketiyorsun, evlat.”
Ve bu açık zaten bizim bitmeyen tüketim iştahımız sayesinde; doğuyor.
Her ay yediğimiz açık, bir sonraki ayın bütçe diyaloğunu belirliyor.
Rakamlar net:
ihracat 24,8 milyar $, ithalat 31,3 milyar $.
Enerji ve altını hariç tuttuğumuzda, karşılama oranı yüzde 93 — kulağa hoş geliyor.
Ama; pompada litrenin yanına geldiğinde, o oran buhar oluyor,
geriye sadece etiket kalıyor.
Enflasyon tarafında; TÜİK, yüzde 35,4 diyor.
Market ise; raf diliyle konuşuyor: “Bu etiket geçen hafta böyle değildi.”
Piyasa; faiz indirimi için “200 baz puanlık gevşeme gelir mi?” diye tahmin yarışında.
Merkez Bankası; bu aralar, sahnede sakince oturuyor ama;
herkes, fondaki müziğin değişmesini bekliyor.
Ortadoğu? Bambaşka bir senaryo.
İsrail’in İran’a yönelik nokta operasyonu,
petrol fiyatlarını bir günde yüzde 8 zıplatarak, 75 dolara fırlattı.
Gerilim uzarsa, 100 $ senaryosu masada.
Unutmayalım:
her +10 $ petrol artışı, Türkiye'nin yıllık enerji faturasına,
yaklaşık 4 milyar $ ek maliyet demek.
Bu, sadece devletin bütçesi değil;
bizim doğalgaz faturasına da yansıyan gerçeklik.
Borsa bu tür haberlere bayılmaz: bir gün yüzde 3 artar, ertesi gün yüzde 5 düşer.
Yabancı yatırımcı hâlâ temkinli,
BIST’teki yabancı payı, yüzde 29 civarında.
Piyasa olumlu hikâyeye aç, ama; güvene muhtaç.
Bankacılık tarafında;
BDDK, yeni düzenlemelerle; “faiz farkı riskini önce sen yut” dedi.
Krediyi ucuzdan verirken, mevduatı pahalı topluyorsan;
şoku, kamu değil; sen karşılayacaksın mesajı verildi.
Yani; denge oyunu sıkılaştı.
Vatandaş cephesine gelirsek:
Tüketici güveni düşük ama; harcama eğilimi yüksek.
Akıl ve hisler ters yönde ilerliyor.
“Param yok ama harcamalıyım, çünkü; belki yarın daha pahalı” sendromu hâkim.
Gelelim, herkesin sorduğu o meşhur soruya:
“Dolar ve euro düşer mi?”
Cevap: Bu, sisli havada dürbünsüz uçak indirmeye benziyor.
Ama; genel tahmin şu: hızlı düşüş yok, usul usul yukarı.
Sağlıklı yürüyüş temposunda, yorarak ama şaşırtmadan.
Tahminler 40–45 TL bandını gösteriyor, ama; bu bir yatırım tavsiyesi değil,
sadece güncel hava raporu.
Meteoroloji gibi: “Değişebilir, şemsiye taşıyın.”
Yatırımcılar neye bakıyor?
• Fiyat istikrarı: Enflasyon kontrollü bir patikada ilerliyor mu?
• Kur dengesi: Panik yoksa reel getiriler hâlâ cazip mi?
• Reform takvimi: Yeşil mutabakat, dijital vergi, adalet... kağıtta mı, sahada mı?
Eğer, bu üçlü dengede kalırsa;
Türkiye, yatırım hikâyesini yazmaya devam eder.
Ama; petrol 120 doları görürse, reformlar rafta kalırsa,
o zaman; “beklemeye alınmış dosya”ya dönüşürüz.
Ve şimdi film biterken, perdede şu yazı beliriyor:
“Ekonomi sabit kalmaz. Ya büyürsün ya küçülürsün.
Bekleyen sadece popcorn’dur.”
Bu hikâyede seyirci olamazsın.
Çünkü; ekonomiyi kenardan izlemek, artık yasak.
Ya yön verirsin, ya dalgaya yakalanırsın.
Ama; her hâlükârda—faturayı hep birlikte öderiz.