(Gülmek bedava, şimdilik...)
Hale, Defne ve Dora ile Türkiye’nin sanayi kapasite komedisi
Bir gün Hale, Defne ve Dora, kahve eşliğinde ekonomiyi tartışırken;
Hale, telefonu elinde sallayarak atıldı:
"Sanayi kapasite kullanım oranı yine düşmüş, yüzde 74’e inmiş!
Dayanıklı tüketim mallarında resmen çakılmışız!” dedi.
Defne kaşlarını kaldırarak,
"Ne bekliyordun ki?
Geçen ay dayanıklı bir şey aldın mı?
Benim tost makinesi bile pes etti!” dedi.
Dora, kahvesinden bir yudum alıp alaycı bir gülümsemeyle ekledi:
"Dayanıklı tüketim mi?
Milletin dayanacak hali kalmamış, tüketimi kim düşünecek?”
Hale, haberi daha detaylı okumaya başladı:
“Döviz kuru düşük, ihracat yavaş, üretim maliyetleri tavan yapmış…
Bir de borçlanma faizleri yüzde 43’müş!”
Defne, ellerini iki yana açarak;
"Daha ne olsun?
Sanayici, kredi alıp fabrika kuracağına;
faizi görünce, işini bırakıp; yoga kursuna gider!” diye güldü.
Dora da katıldı:
“Belki de sanayide tek umut, yoga matı üretmek!
Stresten millet yere yapıştı, talep patlar!”
Hale ciddi bir ifadeyle devam etti:
"Ama iş ciddi, yatırım malları üretimi de düşmüş.
Bu, gelecekte büyümenin de yavaşlayacağı anlamına gelir.”
Defne gözlerini devirdi:
“Büyüme?
Canım, ekonomi büyümeyi unuttu;
şimdilik sadece ‘nasıl hayatta kalırım’ modunda.”
Dora, dudaklarını büzerek,
“Demek; o yüzden herkes zam peşinde koşuyor,
üretim durdu ama fiyatlar uçuyor!” diye ekledi.
Hale'nin gözleri aniden parladı:
“Buldum!
Sanayiciler neden dayanıklı tüketim mallarını bırakıp,
daha çok hava yastığı üretmiyor?
Ekonomi bu hızla düşmeye devam ederse, hepimize lazım olacak!”
Üçü birden kahkahalara boğuldu,
ama; gerçeklerin acı tadı kahvelerine karışmıştı bile.
Sonuç: Tarihten dersler ve ekonomik döngüler
Türkiye’nin sanayi kapasite kullanımındaki düşüşü,
sadece bugünün meselesi değil;
tarihin defalarca tekrarladığı bir ekonomik döngünün yansıması.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde,
sanayinin Avrupa karşısında geride kalmasının temelinde;
üretim maliyetlerinin artması ve ithalatın cazip hale gelmesi vardı.
O dönemde de döviz kuru baskıları ve yüksek borçlanma maliyetleri,
yerli üreticiyi zor durumda bırakmıştı.
Bugün de benzer şekilde;
döviz kurlarının düşük seviyelerde kalması ve
yüzde 43 gibi yüksek faiz oranları,
yatırımcıyı üretimden uzaklaştırarak; ekonomiyi yavaşlatıyor.
1930'ların Büyük Buhran döneminde,
ABD’de sanayi üretimi sert düşüşler yaşadı.
Kapasite kullanım oranları düşerken, işsizlik patladı.
Benzer şekilde;
Türkiye’de dayanıklı tüketim malları üretimindeki düşüş,
işsizliği artırma ve hane halkı gelirlerini düşürme riski taşıyor.
Ekonomik daralmanın etkileri toplumun her kesiminde hissedilirken;
fiyatların yüksek seyretmesi de
gelir dağılımında adaletsizliğin derinleşmesine yol açabilir.
1980'lerde Latin Amerika'nın yaşadığı “Kayıp On Yıl” da,
yüksek faiz oranları ve borç yükünün;
ekonomik büyümeyi nasıl felç ettiğinin dersleriyle dolu.
O dönemde;
yatırımların durması,
sanayi üretiminin gerilemesi ve
gelir dağılımındaki bozulmalar, toplumları derin krizlere sürüklemişti.
Bugün Türkiye’nin karşılaştığı benzer durum;
yüksek borçlanma maliyetleri ve düşük yatırım iştahı ile
daha da karmaşık hale geliyor.
Peki, bu döngüden nasıl çıkılır?
Çıkış yolu;
üretim maliyetlerini düşürmek,
ihracatı artırmak ve yatırımları teşvik etmekten geçiyor.
Osmanlı’nın Sanayi Devrimi'ni kaçırması,
nasıl geri dönüşü olmayan bir gerilemeye yol açtıysa;
Türkiye'nin bugünkü düşen kapasite kullanımını toparlamaması da
uzun vadede, ekonomik gücünü zayıflatabilir.
Hale, Defne ve Dora’nın, kahkahaları arasında bile;
tarihsel benzerliklerin gölgesi hissediliyor.
Belki de bu ekonomik döngüyü anlamanın en eğlenceli yolu;
sarkazmın tadını çıkararak, kara mizahla yüzleşmekten geçiyor.
Çünkü; tarih tekerrürden ibarettir;
ama; bu kez, ders alıp almamak bizim elimizde.