1,4 trilyon dolar…
Kimi için gurur verici bir hedef,
kimi için ise; “rakam şişirme sanatı.”
Türkiye 2025’te bu seviyeye ulaşmayı planlıyor, ama; sorun şu:
Biz, bu filmi daha önce izledik.
Kahraman coşkuyla koşar, seyirci alkışlar…
fakat, perde kapanınca; mutfak yangını hâlâ sürer.
İşte asıl soru da bu:
Bu maratonun sonunda;
bayrak mı dikeceğiz,
yoksa; sadece istatistik bültenlerine bir dipnot mu ekleyeceğiz?
Türkiye, büyük hedef koymayı sever.
1980’lerde “İhracat patlayacak” dediler, patladı;
ama, yanına enflasyon da geldi; sofraya oturdu.
2000’lerin başında “Kişi başı gelir 10 bin doları aşacak” dediler, aştı;
ama, gelir adaleti, öyle açıldı ki; hâlâ kapatmaya çalışıyoruz.
Yani; rakamlar bazen tutar, ama; mutfak matematiği, bambaşka bir hikâye anlatır.
Bugün; 1,32 trilyon dolarlık milli gelirden 1,4 trilyon dolara çıkmak hedefleniyor.
Kâğıt üstünde bu, 80 milyar dolarlık bir ek katma değer demek.
Kabaca, ekonomiye bir “İzmir” daha eklemek gibi.
Ama mesele şu:
Bu ekleme; sofralara mı düşecek, yoksa tabloların süslü başlıklarına mı?
2024’te büyüme %3,2 oldu.
Ne dibe çakılma, ne de fırlayan roket.
2025’in ilk yarısı da aynı tempoda.
Yani yılın kalanında;
ya talep mucizevi şekilde patlayacak,
ya ihracat sıçrayacak,
ya da turizm, olağanüstü bir sezon yaşayacak.
Gerçekçi olalım:
Bu hedef, sadece matematik değil; aynı zamanda beklentiyi yönetme sanatı.
Tarihe bakınca, tablo ilginç.
2002’den bu yana; Türkiye ekonomisi, neredeyse beş kat büyüdü,
ihracat yediye katlandı.
O yıllarda; küresel para muslukları sonuna kadar açıktı, faizler yerlerdeydi.
Bugün ise; para, ağır abi gibi davranıyor:
kolay kolay gelmez, geldi mi de karşılığında taviz ister.
Rakamların cilasını kazıyınca, altından çıkan resim net:
Kişi başı gelir ortalama 15 bin dolar görünüyor ama;
nüfusun önemli bir kısmı bunun yarısının altında yaşıyor.
Pasta büyüyor ama; dilimler hâlâ eşit değil.
Ve bu, büyümenin en kırılgan noktası.
KOBİ’ler için de durum aynı ikilemde.
İç talep zayıf, maliyetler yüksek, krediye erişim zor.
İhracata yönelen KOBİ, kur artışıyla biraz nefes alıyor ama;
ithal girdi fiyatları ciğerini yakıyor.
Hedef tutsa bile; “Ben bu pastadan ne kadar alırım?” sorusu, hâlâ masada.
İşin mizahı ise; bambaşka.
Nasreddin Hoca misali, bazen “Ya tutarsa” diyerek; göle maya çalarsın.
Bu, ekonomide de bir stratejidir: beklenti yaratır, morali yüksek tutar.
Ama; maya tutmazsa, göl kenarındaki kalabalık “Yine masal anlattılar” der.
Ve güven sermayesi; tıpkı, sıcak yaz gününde eriyen dondurma gibi azalır.
Dış pazarlara açılma planları da işin içinde.
Afrika, Latin Amerika, Asya…
Fikir güzel ama; buralar Avrupa Birliği gibi yüksek katma değerli pazarlar değil.
Satıyoruz ama; çoğu zaman, ucuza satıyoruz.
İhracat artıyor, fakat kazanç; aynı hızla büyümüyor.
Sonuç mu?
1,4 trilyon dolar ne tamamen hayal ne de garanti.
Bu bir maraton.
Maratonun kazanılması ise; yalnızca finiş çizgisine varmakla değil;
yolda nefesini koruyabilmekle mümkün.
İstikrar, öngörülebilirlik, güven…
Bunlar yoksa, o hedef; yıl sonu istatistiklerinde bir dipnot olur.
Ve asıl mesele şu:
Vatandaşın sofrasındaki ekmek kalınlaşacak mı, yoksa sadece tablolar mı şişecek?
Çünkü; bu ülkede, halkın derdi; milli gelirin kaç trilyon olduğu değil,
mutfağındaki yangının sönmesi.
Karnı tok olan, zaten; ülkesinin rakamlarını sever.