Bugün 17 Şubat 2026.
Ben böyle günlerde ekonomi gündemini,
“haber listesi” gibi değil; bir filmin zaman çizgisi gibi okurum.
Çünkü, Türkiye’de;
aynı hafta içinde, aynı veriden iki ayrı duygu çıkıyor: panik ve rahatlama.
Panik manşetten geliyor, rahatlama dipnotlardan.
İkisi de gerçek ama; bir yerde, ikisi de eksik.
Aralık’ta, cari açık; 7,253 milyar dolar.
Manşet, bu rakamı alıp; hemen bağırmaya başlıyor.
Sonra aynı tabloda bir satır var, ben oraya bakmadan masadan kalkmam:
altın ve enerji hariç cari denge.
Orada, aylık açık; 691 milyon dolar.
Aynı ay, aynı ülke, iki farklı duygu.
Biri “şok”, diğeri “trend”.
Yıllıklandırılmış tarafta; cari açık, 25,2 milyar dolar civarında.
Buna karşılık, ödemeler dengesi tanımlı dış ticaret açığı; 69,7 milyar dolar.
Bu farkın içinde “Türkiye’nin görünmeyen bir sürü işi” var:
hizmet gelirleri, taşımacılık, turizm, gelir kalemleri.
Mal ticareti tarafı yoruyor, ama; tek başına hikâyeye final sahneyi yazamıyor.
Benim mesleki refleksim, burada devreye giriyor.
Strateji, kurumsal finans, proje finansmanı, yeniden yapılandırma ve hatta; hibe teşvik işleri…
Bu masaların ortak bir huyu var:
kimse kimseye ortadaki için “iyi mi kötü mü” diye sormaz.
Detaylarda;
“Bu açık hangi kalemden geliyor,
hangi maliyetle finanse ediliyor,
ne kadar oynak” diye soruluyor.
Çünkü; maliyeti belirleyen şey, rakamın büyüklüğü kadar; rakamın karakteri.
Bir de Merkez Bankası’nın, 12 Şubat sunumu var.
2026 yıl sonu enflasyon tahmin bandı, yüzde 15–21 olarak paylaşılıyor.
Bu bandın kendisi bile; tek başına bir mesaj:
dezenflasyon niyeti var, sürpriz alanı da hâlâ açık.
Gıda ve emtia gibi kalemler yine sahneye çıkabilecek durumda.
Bizim ülkede gıda, “sadece market fiyatı” olmuyor;
beklenti oluyor, ücret pazarlığı oluyor, davranış oluyor.
Ben, sinema-film zaman geçiş tekniklerini severim:
kısa bir geri dönüş sahnesi yaratılabilir sanki burada:
2011 gibi dönemlerde cari açık GSYH’ye göre çok yüksek oranlara vurduğunda,
tartışma sertleşmişti.
“Sürdürülebilir mi” kavgası, aslında “finansmanın kalitesi ve maliyeti” kavgasıydı.
Daha yakın dönemde;
2023 başında, aylık cari açık çok yükseldiğinde de yine aynı şeyi gördük:
enerji fiyatı, iç talep, kur dinamiği…
Üçü aynı anda konuştuğu zaman, manşet bir anda sertleşiyor.
Türkiye’nin cari açık filmi, lineer bir çizgide ilerlemiyor; hızlı kesmeler var.
İşte bu yüzden, ben manşete bakıp hüküm vermeyi sevmiyorum.
Manşet çok konuşuyor, ama; tek başına para etmiyor,
trend sanki, daha doğru konuşuyor.
2026’ya dönersek;
şu an bence tartışmanın merkezinde şu soru var:
“Bu oynaklık, vatandaşın ve KOBİ’nin cebini ve kararlarını nasıl etkiler?”
Çünkü; ekonomiyi “ülke” gibi konuşmak kolay;
zorluk, aynı ekonomiyi “ev” ve “işletme” gibi konuşmak.
Vatandaş tarafında, ben şunu görüyorum:
insanlar hâlâ; iki farklı zaman algısıyla yaşıyor.
Bir tarafta, günlük hayat var; kira, fatura, market.
Öte tarafta, haber akışı var; enflasyon bandı, faiz dili, cari açık.
Bu iki zaman çizgisi, bazen aynı gün içinde çarpışıyor.
İnsan da doğal olarak; kendini korumaya çalışıyor.
Burada yatırım tavsiyesi vermeden,
“ekonomi okuryazarlığı” düzeyinde söyleyebileceğim şey şu:
2026’nın temel becerisi, nakit akışını yönetmek.
Geliri sabit olan için bu daha da kritik.
Her ay “en hızlı artan” kalemlerin hangileri olduğuna bakmak;
harcama sepetini, buna göre ayarlamak gerekiyor.
Gıdada ve temel ihtiyaçta, küçük kaçaklar bile birikiyor.
İnsanlar genelde büyük kararları konuşuyor, küçük kararlar bütçeyi deliyor.
Bu yılın psikolojisi tam da burada yakalıyor insanı: “Ben zaten bir şey yapamıyorum.”
Yapılabilen şeyler var, sadece show gibi değil.
KOBİ tarafında ise; film daha teknik.
Cari açık ve enflasyon tahmini, aslında; KOBİ’nin günlük hayatında şuraya bağlanıyor:
maliyet yapısı, tahsilat süresi, stok yönetimi, fiyatlama disiplini.
Türkiye’de KOBİ’ler; çoğu zaman, satışa odaklı büyüyor;
ama; böyle dönemlerde, satış kadar finansman kası çalışıyor.
KOBİ için 2026’da en tehlikeli şey, görünmeyen faizdir: tahsilatın uzaması.
Enflasyon bandı konuşulurken, işletmenin içinde asıl problem şu oluyor:
alacaklar gecikiyor, tedarikçi “peşin”e dönüyor, banka limitleri daha seçici oluyor.
Bu, “kötü yönetim” demek değil; konjonktürün doğal sonucu.
O yüzden, KOBİ’nin yapacağı en akıllı şey;
kendi bilançosunu, bir banka gibi okumayı öğrenmek.
Ben; danışmanlık masasında, şunu çok gördüm:
KOBİ, kâğıt üzerinde kârlı gözüküp nakitte boğulabiliyor.
Çünkü; kâr başka, nakit başka.
2026’da “nakit” kelimesi, romantik olmayan ama; hayati bir kelime.
İşletme sahiplerinin bir kısmı, bunu; ancak kriz anında hatırlıyor.
Hatırlamadan önce yapmak, daha ucuz.
Bu noktada, ben şunu da eklemek istiyorum:
Türkiye’de vatandaş ve KOBİ, sürekli “bugün ne olacak” diye soruyor.
Haklılar, çünkü; belirsizlik yoruyor.
Ama doğru soru bazen şu:
“Benim kırılganlığım nerede?”
Gelirin tek kaynağa bağlı olması mı?
Borcun vadesi mi?
Döviz/emtia bağımlı maliyet mi?
Tahsilat mı?
Kırılganlık bulununca, insan kendini daha az çaresiz hissediyor.
Benim, 2026 için öngörüm şöyle:
manşet;
cari açık, enerji ve altın gibi oynak kalemlerle yine zaman zaman yüksek ses çıkaracak.
Çekirdek tarafta ise;
trendi, daha net izleyebileceğiz.
Enflasyon patikasında beklenti, aşağı yönlü bir süreç;
ama, bandın genişliği bize “şok ihtimali”nin masadan kalkmadığını söylüyor.
Bu yüzden;
hem vatandaş, hem KOBİ için bu yılın oyunu “gösterişli hamleler” değil, “dayanıklılık inşası”.
Özetle;
hayatta kalma matematiğini bilmeyi elzem kılan bir noktada kalmak,
en azından sahneyi kurtaracak gibi.