romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...


Sezer KOYUN

facebook-paylas
Güneş, gaz ve ray: Ben bu masayı daha önce gördüm
Tarih: 24-02-2026 15:22:00 Güncelleme: 01-03-2026 06:43:00


Her şey tamam:

Güneş Suudi’den, arama Shell’le, ray İngiliz’den…

Bizim paya ne yazıyoruz?

 

İstanbul’da Boğaz’a bakan bir sarayda imza atılıyor.

Kameralar, el sıkışmalar,

“2 milyar dolar yatırım”, “2.000 MW kapasite”, “2,1 milyon hane”…

 

Ben, bu sahneyi; daha önce gördüm.

 

Suudi sermayesiyle, güneş santrali kurulur.
Karadeniz’de Shell’le, sismik başlar.
Ankara–İzmir YHT için British Steel, ray üretimini 24 saate çıkarır.

 

Haber dili, coşkulu olur.

 

Benim zihnimde ise; başka bir ekran açılır:

proje finansman modeli,

EPC kontrat detayları,

yerli katkı oranı,

karbon sertifikası uygunluğu,

debt service coverage ratio…

 

Çünkü;
ben, yenilenebilir enerji proje finansmanında;
masanın o tarafında da oturdum.

30’a yakın ülke ile çalışmalar yaptım.

Güneş projelerinde;
yatırımcıyla kredi veren banka arasındaki, o ince pazarlığın ortasında bulundum.

Bir Amerikan firmasında, raylı sistemlerin kontrollüğünü yaptım;

sahada milimetrik toleransın nasıl stratejik öneme dönüştüğünü gördüm.

Karbon sertifikalarının küçük yazısını okudum.

Yönetim ve finans danışmanı olarak;
şirket bilançolarında, projenin gerçek maliyetini analiz ettim.

 

O yüzden; mesele, benim için hiçbir zaman sadece “2 GW” olmadı.

 

Güneş: Megavat mı, Müzakere mi? diyorum.

ACWA’nın Orta Anadolu’da kuracağı 2.000 MW’lık kapasite büyük bir rakam.

Türkiye’nin toplam kurulu gücüne baktığınızda, anlamlı bir katkı.

 

Ama; asıl soru şu:
Bu proje, nasıl finanse ediliyor?

 

Eğer;
proje finansmanı modeliyle gidiliyorsa, ki; büyük ihtimalle öyle,

o zaman; geri ödeme mekanizması, alım garantisi, kur riski, faiz oranı hepsi;

zincirleme etki yaratır.

 

Ben, Latin Amerika’da bir güneş projesinde şunu gördüm:

Panel yerli değildi, ama;
montaj, trafo merkezi, kablolama, bakım ekibi yerliydi.

Beş yıl sonra o ülkede, kendi EPC şirketleri doğdu.

 

Başka bir ülkede ise; her şey ithal edildi.

Proje çalıştı ama; teknoloji öğrenimi, sıfırdı.

 

Türkiye hangi yolu seçecek?

Çünkü; enerji ithalatı, bu ülkenin en büyük kırılganlıklarından biri.

Bazı yıllarda;
50 milyar dolara yaklaşan enerji faturası, cari açığın ana kalemi oldu.

Kur yükseldiğinde, ilk sarsılan denge enerjisi oldu.

Eğer; bu 2 GW, gerçekten ithalatı azaltacak ve içeride üretim zinciri yaratacaksa;
bu yalnızca, çevre yatırımı değil; makroekonomik sigortadır.

 

Ama, eğer; sadece kurulum yapılacaksa, o zaman bu güzel bir kapasite artışıdır – o kadar.

 

Karadeniz: Gazdan fazlası

TPAO’nun Shell’le, Bulgaristan açıklarında lisansa girmesi; bana şunu hatırlattı:

Bir dönem Türkiye, yalnızca enerji koridoru olarak anılıyordu.

TANAP geldi.

Sakarya sahası bulundu.

İlk gaz sisteme verildi.

 

Enerji jeopolitiğinde, masaya oturmak için iki şey gerekir:
Kaynak ya da kapasite.

 

Türkiye şimdi, kapasite inşa etmeye çalışıyor.

 

Sismik veri ucuz değildir.

Offshore arama, teknik bilgi ister.

Ama; daha önemlisi, o bilginin ülkede kalmasıdır.

Ben, enerji projelerinde şunu gördüm:

Teknik ekip dışarıdan gelir, projeyi kurar, gider.

Eğer yerli ekip yetişmiyorsa, proje yalnızca üretir; ülke öğrenmez.

 

Gaz bulunduğunda, manşet olur.

Ama; know-how kaldığında, strateji olur.

 

Ray: Ben o sahada yürüdüm

Ankara–İzmir yüksek hızlı tren hattı için British Steel ray üretiyor.

İngiltere’de bir fabrika 24/7 çalışmaya başlıyor.

 

Ben, raylı sistem projelerinde kontrollük yaptım.

Rayın alaşım oranı, kaynak kalitesi, sinyalizasyon entegrasyonu…

Bunlar manşete çıkmaz. Ama; sistemin, 30 yıl sorunsuz çalışıp çalışmayacağını belirler.

 

YHT projeleri sadece ulaşım değildir.

Zaman tasarrufu demektir.

Lojistik verimlilik demektir.
Bölgesel entegrasyon demektir.

 

Fakat; ray dışarıdan geliyorsa, şu soruyu sormak zorundayız:
Türkiye bu projede, hangi katmanda büyüyor?

 

Alt yüklenici mi?
Montajcı mı?
Yoksa; tasarım ve mühendislik tarafında mı?

 

Ben, ABD merkezli bir firmada; çalışırken şunu öğrendim:

Proje bitince, geriye iki şey kalır.

Fiziksel altyapı ve entelektüel sermaye.

Eğer; ikincisi yoksa, ülke her projede yeniden öğrenir.

 

Karbon gerçeği: Yeni sınav

2026 itibarıyla;

Avrupa, karbon sınır mekanizmasını tam uygulamaya geçiriyor.

Bu, teknik bir cümle gibi durur ama; anlamı basit:

Ürettiğiniz malın karbon ayak izi, ihracat faturasına yazılacak.

 

Ben, karbon sertifikaları üzerinde çalıştım.

Bir tesisin, emisyon raporlamasını doğru yapmaması;
milyon dolarlık fark yaratabiliyor.

Şimdi düşünün: Türkiye, ihracatının yaklaşık yarısını; Avrupa’ya yapıyor.

 

Bu yüzden; 2 GW güneş, yalnızca elektrik üretmez.

Doğru kurgulanırsa; sanayinin karbon maliyetini düşürür.

Yanlış kurgulanırsa; sadece kapasite ekler.

 

Karbon, artık çevre başlığı değil. Rekabet başlığı.

 

Vatandaş bu hikâyede nerede?

Ben, finans tablolarına bakarken bile; hep aynı soruyu sorarım:

Bu hane halkına nasıl yansıyacak?

 

Elektrik maliyeti düştüğünde, üretim maliyeti düşer.

Gaz ithalatı azaldığında, kur baskısı hafifler.

YHT devreye girdiğinde, zaman kaybı azalır.

Vatandaş, 2.000 MW’ı bilmez.

Ama; faturayı bilir.

 

Eğer; bu projeler doğru tasarlanırsa,

uzun vadede enflasyon baskısını azaltıcı etkisi olur.

Eğer; ithal girdi yüksek, finansman pahalı, kur riski açıkta kalırsa;

o zaman, büyüklük hissi olur ama; kırılganlık da artar.

 

Proje mi, pazarlık mı?

Ben, 30’a yakın ülkede aynı soruyu gördüm.

 

Bazıları; projeyi, vitrin yaptı.

Bazıları; projeyi, kaldıraç yaptı.

 

Aradaki fark şuydu:
Teknoloji transferi şartı var mı?

Yerli üretim oranı gerçek mi?

Finansman modeli sürdürülebilir mi?

Risk kimin üzerinde?

 

Türkiye şu anda büyük projeler döneminde.

Bu kötü değil.

Aksine; cesur.

 

Ama; benim profesyonel refleksim, şunu soruyor:

ACWA’dan 2 GW…
Karadeniz’de Shell…
YHT’de British Steel…

 

Güzel.

 

Peki; bu tabloda, Türkiye; sadece ev sahibi mi, yoksa; oyunun mimarı mı?

 

Çünkü ben bilirim:
İmza töreni, bir gün sürer.

Finansman, 15 yıl sürer.

Teknoloji etkisi, 30 yıl sürer.

 

Ve asıl hikâye, kameralar kapandıktan sonra başlar.

 

 

 

sezerkoyun@cratone.com

 



Bu yazı 2151 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HABER ARA