“Sızıntı” kurla yaşayan ülkenin, sessiz bedeli.
Bazı cümleler vardır,
ofiste söylenir ama; aslında, bütün ekonomiyi ele verir.
Geçenlerde yine duydum.
Kimsenin sesi yükselmedi, kimse dramatik olmadı.
Tam tersine, cümle neredeyse teselli niyetine söylendi:
“Kur şoku yok, iyi.”
İyi kelimesinin, bu kadar kolay dağıtıldığı bir yerde;
insanın aklına, ister istemez şu geliyor:
Şok yoksa; rahat mıyız, yoksa; sadece rahatsızlığın biçimi mi değişti?
Şok, adını koyabildiğiniz bir şeydir.
Tarihi olur, manşeti olur, hafızada bir yeri olur.
Sızıntının ise; manşeti yoktur.
Sızıntı, düzenli bir gürültü çıkarmaz.
Sadece hayatın içine yerleşir.
Fiyat listelerine, vadeli satışlara, sözleşme dipnotlarına, “yarın konuşuruz”ların arasına.
Bu yüzden de daha yorucudur.
Çünkü; yorulmanız için bağırması gerekmez.
Ben yıllardır, stratejik yönetim ve proje finansmanı tarafında çalışıyorum.
Danışmanlık masasında, bankanın kredi komitesinde, proje toplantılarında;
aynı şeyi, tekrar tekrar gördüm:
Kur konuşması, çoğu zaman kurdan ibaret değildir.
Kur konuşması, güven konuşmasıdır.
Bu farkı, en net;
Türkiye’nin dışındaki masalarda hissedersiniz.
Benim şirketimin iş modeli; zaten, biraz oradan besleniyor;
Polonya ve Çekya başta olmak üzere, Avrupa’daki danışman ağlarıyla çalışıyoruz;
uluslararası finansman diliyle, yerel işletme refleksini; aynı cümlede buluşturmaya uğraşıyoruz.
CV’de;
“kurumsal finansman, proje finansmanı, yeniden yapılanma, KOBİ ihtiyaç analizi” diye;
soğuk görünen ifadelerin arkasında, aslında; tek bir şey var: ölçülebilirlik.
Çünkü; finansörün sevdiği şey, iyi niyet değil; iz bırakan düzen.
EBRD’nin KOBİ destek programında danışman olarak yer almak da
bunun en pratik okulu oldu.
(CV özetindeki EBRD / KOBİ danışmanlığı ve uluslararası finansman vurgusu.)
Şimdi, meseleye dönelim.
KOBİ için kur, ekranın sağ üst köşesinde duran bir rakam değildir.
Kur; yerine koyma maliyetidir.
Kur; ithal girdinin sessiz faturasıdır.
Kur; müşterinin, “bu ay da aynı fiyat olsun” demeye devam ederken;
aynı anda, vadeyi uzatmasıdır.
Kur; bankanın, “limitleri güncelliyoruz” cümlesinin arkasındaki görünmez gerekçedir.
Bu yüzden, “sızıntı kur” dediğim şey;
bir anda yükselen kurdan, çok daha sinir bozucu olabilir.
Çünkü, sızıntı; firmayı, her gün küçük kararlar almaya iter.
Tedarikçi, erken zam yapar.
Müşteri, vadeyi biraz daha uzatır.
Banka, teminatı biraz daha sıkılaştırır.
İşletme, stokla kendini korumaya çalışır.
Stok büyüdükçe, nakit sıkışır.
Nakit sıkıştıkça, finansman maliyeti artar.
Finansman maliyeti arttıkça, etiket daha sık değişir.
Etiket sık değiştikçe, “bir sonraki güncelleme” daha normal görünür.
Burada kritik kelime şu: normalleşme.
Sızıntı, en çok normalleşerek çalışır.
Tarihte bunun benzerini görmediğimizi sanmayalım.
Türkiye, 1978–1979 döneminde dış dengenin bozulmasıyla;
bir dizi istikrar denemesi yaşadı.
IMF kaynaklarında; 1978 ve 1979’daki devalüasyonlardan,
ödemeler dengesi baskısından açıkça söz edilir.
Ardından; 24 Ocak 1980 kararlarıyla yeni bir program geldi.
IMF’nin değerlendirmelerinde;
1980’deki devalüasyonun ardından, kur ayarlamalarının giderek sıklaştığı;
1981’den itibaren, günlük ayarlamaların rutin hale geldiği not edilir.
Bu tarih parçalarını, “nostalji” için anlatmıyorum.
Şunu göstermek için anlatıyorum:
Kur rejimi; ister şokla, ister kademeyle ilerlesin;
sonuçları belirleyen şey, sadece hareketin büyüklüğü değil;
beklentilerin nasıl yönetildiği ve ekonominin içindeki ölçülebilirlik seviyesidir.
Beklenti bozulursa; kur geçişkenliği artar, fiyatlama davranışı sertleşir.
Akademik literatür de tam bu ilişkiyi kurar:
politika çerçevesi, beklenti çıpası, kur ve enflasyon birbirine bağlıdır.
Peki, neden bizde sızıntı daha kolay yayılıyor?
Birinci sebep, ülke riskinin fiyatlamaya gömülü olması.
Yurt dışındaki kreditör ya da yatırımcı, çoğu zaman; firmayı tek başına okumaz.
Önce ülkeyi okur, sonra firmaya gelir.
Bu, firmanın çok iyi olduğu senaryoda bile; maliyetleri yukarı çeker.
KOBİ’nin krediye erişim derdi,
bazen “faiz pahalı” meselesi değildir; kapı daha dar açılıyor meselesidir.
İkinci sebep, kayıt ve raporlama standardı.
Bu kısmı, ahlaki bir yerden değil; tamamen mesleki bir yerden söylüyorum.
Uluslararası proje finansmanında;
kredi mektuplarıyla iş yürüttüğünüzde de
sendikasyon masasına oturduğunuzda da aynı şey istenir:
düzenli raporlama, denetim izi, şeffaf nakit akışı.
Bunlar sağlandığında, risk daha doğru fiyatlanır.
Sağlanmadığında, risk “en kötü ihtimal” üzerinden fiyatlanır.
En kötü ihtimalin faizi, her zaman yüksektir.
En kötüsünde ise; finansman gelmez.
Üçüncü sebep, davranışsal ekonomi.
Bu ülkede işletmeler; çok pratik, çok hızlı uyumlanıyor.
Bu, iyi bir özellik.
Ama; aynı hızla, “kendini koruma” refleksi topluca çalıştığında;
piyasada, bir çeşit zincirleme reaksiyon oluşuyor.
Kimse kötü niyetli olmadan, herkes “ben kendimi garantiye alayım” dediği için
sistem; daha pahalı hale geliyor.
Enflasyonun, yalnızca fiyat değil; aynı zamanda, davranış tarafı, burada büyüyor.
Bu yazı, bir yatırım tavsiyesi değil.
Bir uyarı metni de değil.
Daha çok, bir teşhis notu.
Kur şoku olmaması,
kurun; ekonomiye etkisinin azalması anlamına gelmiyor.
Şok yokken de kur, sızıntı halinde maliyete karışabiliyor.
Üstelik; sızıntı olduğunda, maliyet sadece üretime değil; finansmana erişime de karışıyor.
KOBİ için asıl yıpratıcı olan da bu.
Çünkü; üretimi yönetirsiniz, satışı yönetirsiniz, hatta; krizi bile yönetirsiniz.
Ama; belirsizlik uzadığında, en iyi yöneticinin bile; elinden ilk kayıp giden şey şudur: zaman.
Kapanışı sakin bir cümleyle yapayım.
Sızıntı kur dönemlerinde, ekonominin en pahalı kalemi; döviz değildir.
En pahalı kalem; dövizin yarattığı belirsizliğin içinden çıkan, o sessiz vergidir.
Adını koyalım: Güven vergisi.