Millet olarak daha çok açlık seviyesi ile ilgili bir imtihan içerisindeyiz. Ortalama ücretin 40 bin TL olduğu memleketimizde, emekli maaşlarının hızla 23 bin 500 TL olan en az emekli maaşı etrafında buluşturulma çabasını da işin içine katarsak, durum gerçekten parlak değil.
Neden haftaya böyle başlıyoruz? Ülkenin nüfusunun dörtte birinin yaşadığı, ekonomisinin de ağırlıklı bir bölümünün döndüğü İstanbul’dan söz ediyorsak, bu yapılacak bir anket çalışmasının bile ağırlık eksenini değiştirecek oranda ülke ekonomisi adına bize bir şey anlatabilir. Bu konuda sanırım hemfikiriz.
İşte İstanbul’da şimdi ulaşım ücretlerine 20 Temmuz Pazartesi gününden itibaren yüzde 10’luk bir zam uygulaması devreye girdi. Meselenin bir tarafından bakarsanız, zammın haksız olduğunu söylemek mümkün değil. Haksızlıktan bahsedilecekse akaryakıt fiyatlarının üzerindeki yüzde 65’lik Şimşek vergisinden söz etmek gerekiyor. Çünkü elden giden belediyelere sübvansiyon yapmadıklarını da açıklamalardan biliyoruz.
Belki de ekonominin yüzde 80’ni temsil eden belediyeleri kaybedince en büyük tasarrufu (!) buradan yapmış bile olabilir. Ama getirisi götürüsünden fazla olacak ki, tek tek geri almanın yollarını arıyor. Neyse biz dönelim yine vatandaşın gündemine…
Haftanın ilk gününden itibaren ulaştırma ücretlerine yüzde 10 zam yapıldı. Aslında bu yapılan artış onlarca kaleme sürekli gelen fiyat artışlarının bir yenisi olmaktan başka bir niteliğe sahip değil. Fakat başlığa bakınca deşifresini yapmaya muhtaç bir hal alıyor.
TÜİK’in 2025 Hanehalkı Araştırması bize ne gösteriyordu: Ulaştırma, konut ve gıdaya gelirlerin içinde ayrılan pay yüzde 70’e yaklaşıyor. Bunun içinde ulaştırmanın payının ise yüzde 21,6 olduğuna işaret ediliyor. Aslında sadece ulaştırma olarak baktığınızda bile hatırı sayılır bir rakam.
Fakat mesele akaryakıt zamlarıyla birlikte okunduğunda konut kapsamındaki enerjiden, gıda fiyatlarına kadar geniş bir yelpazeyi etkilen faktör olduğunu da hatırlatmamız gerekiyor. Yılın ortasında insanların gelirine hiçbir artış yapmazken, enflasyon farkı diye verilen başlığın da hayatın gerçekleriyle bağdaşmaması nedeniyle başta içeri atan bir özellik sergilerken, en temel giderlerinden birinin bedelini daha arttırıyorsunuz.
Peki bu maliyetin yönetilebilme şansı var mı? Ne yazık ki bindiğiniz otobüs ya da minibüsün fiyatına etki etme şansınız bulunmadığını, hatta 1 Ağustos itibariyle eşel mobil sisteminin de devreden çıkacağını düşünerek muhtemel zamların ve enflasyonun da kapısını araladığını hesaba kattığınızda vatandaşın yapabileceği tek bir şey kalıyor.
O da zaten yüzde 40’lardan yüzde 18’lere düşen, 2026 rakamlarıyla ne kadar hasar aldığını sonradan öğreneceğimiz gıdadan başlayan kesintiler. Bu sadece tüketmekten imtina etmekle kalmaz. Aynı zamanda mesela peynir görünümlü bir ürünü fiyatından dolayı satın alma sonucu getirir.
İşin beslenememe tarafını bir kenara koyun, asıl niteliksiz ve sağlığı denetlenmemiş ürünlerin piyasadan daha çok pay bulmasını sağlar. Yani merdiven altı üretimi ve kayıtdışılığı desteklerken, kayıtlı olan firmaları da rekabet edemez duruma getirir.
Günün sonunda kamu vergi gelirinden, insanlar gıdasından olurken, toplumca sağlık harcamalarınız artar ve yine bütçede oluşacak yeni deliklerle, iğneden ipliğe her şeye zam gelir. Bu bir kısır döngüdür ve ekonomiyi planlı, programlı yönetmeye karar vermediğiniz sürece de bataklığa dönüşür. Ama bunu bizim ekonomi yönetimi bir türlü anlayamadı.