Rakam tutkusu içerisinde meseleye baktığınızda, konuyu sadece gelir / gider dengesi içerisinde gören, ERP sistemi kurup, onlarca grafikte ciroya bakarak mutlu olan patronlara benzer bir fotoğraf verirsiniz.
Oysa cironun ne olduğu değil, kârlılığın ne aşamada olduğunun sorgulanması ve daha önemlisi iş yapıştan kazanca kadar sürekliliğin temin edilip edilmemesi için neye ihtiyaç duyulduğunun masaya yatırılması gerekir.
O kadar çok tabelaya bakarak konuşuyoruz ki, turizmde de aynı hatalar nedeniyle varlık içinde yokluk çeken bir fotoğraf veriyoruz. O ihracatçının hangi koşullarda mücadele ettiğini, koşulların iyileştirilmesinin önemini, dünyada değişen dengeleri okumanın içine katmazsanız, sadece kendinizi kandırırsınız.
Mesela yine turizmden örnek verelim. Size kaç kişinin turistik amaçla geldiğinin tek başına önemi yoktur. Ne kadar para bıraktığının mühim olduğu bir bakış açısı geliştirmeniz lazım. Yoksa sadece cirosunu arttırıp, gizli iflasa koşan bir firma görüntüsü verirsiniz.
Dünyada az insanla aynı ciroyu hedefleyen, bunun sürdürülebilirlikten kişi başına geliri arttırmaya kadar modellerin tartışıldığı bir dünyada, tabela ya da rakam politikası, sizi ancak alternatifiniz çıkana kadar tedarikçi yapar.
Dünyanın Türkiye’den almaktan vazgeçemeyeceği ürün ya da hizmetin yanıtı ‘hiç’ ise, buna ders çalışmanız gerekirken, sadece cirolara bakarak gelir – gider tablosunu okuyorsanız, iki gün sonra neden iş yapamadığınızın yanıtını da burada aramanız gerekir.
En basitinden Almanya’nın başta sanayi malları olmak üzere Çin’e karşı artık açık veren bir pozisyona düştüğü bir ortamdayız. Wall Street Journal Gazetesi’nde yer alan bir haber bunu tüm çarpıcı sonuçlarıyla birlikte ortaya koyuyor.
Çin’e karşı dış ticaret açığı vermeye başlayan, makine sektörü başta olmak üzere üretimin kalbi olarak ekonomisini kurgulamış bir ülkenin açmazlarının paylaşıldığı, Almanya’da da bu meselenin aşılması için tartışmalar yürütüldüğü bir ortamda, siz halen enerji giderlerinizi her şeye rağmen yapılan ihracat gelirlerinizle yorumluyorsanız işimiz var demektir.
Oysa üretimin vitrini olarak sayılan Almanya, aynı zamanda bizim en önemli partnerlerimizden biri. Hepsini bir kenara bırakın Almanya, aynı zamanda Avrupa Birliği ekosistemi içerisindeki lokomotif ülke.
Burada ortaya çıkabilecek böyle bir fotoğrafın, bize ihracatımıza, hatta ithalatta arz güvenliğimize kadar etkilerini masaya yatırmıyor, buna yönelik kafa yormuyorsanız, zaten çok eksik bir bakış açınız var demektir. Ne yazık ki son blog yazısı da, rakamlara bakan ekonomi anlayışı da bu tehlikenin alarmı çalıyor. Ama kime anlatıyorsunuz?