Bu hafta ortasında yine işsizlik verileri açıklanacak. TÜİK sistematik olarak insanlarla alay edercesine işsizliği düşürmeye devam edecek mi bilemiyoruz. Ama bir gerçek var ki ortada hızla büyüyen, reel sektörün açmazlarına paralel büyümeye de devam edecek bir problem var.
Birilerinin konuyu yok sayması sorunu ortadan kaldırmıyor. Üretim ve yatırımın güçleştiği bir ortamda, çalışanların mülteci gerçeği çatısı altında hızla yok pahasına çalıştırılmaya devam ettiği, ama firmaların ad insan çalıştırırken maliyetlerin altından kalmadığı bir tablonun tam ortasında üç maymunu oynuyoruz.
Geniş tanımlı işsizlik meselesine baktığımızda amacı dışında çalışan, yani mühendis olup tezgahtarlık yapanları da, esnaf olup siftahsız dükkan kapatanları da sorunun bir parçası görmek ve çözümü bu gerçekler doğrultusunda aramak durumundayız. Yoksa sadece kendimizi kandırırız.
Öke yandan işsiz olmak da memlekette zor. Çünkü işsiz olarak sayılmıyorsunuz, ama işsiz iseniz sağlık ilgili prim ödemeniz bekleniyor. Hatta bu akla mantığa aykırı uygulama, şu anda yapılandırma kapsamına alındı ve hatta gelir testiyle de primden kurtulabilme şansı veriyor.
Fakat her ikisinde de tuzak var. Yapılandırmaya başvursanız, akıl dışı bu uygulamadan doğan borcu kabul ediyorsunuz. Gelir testine gitseniz evinizdeki televizyonu ya da yanına sığındığınız ebeveyninizin emekli maaşını gelir kabul edip, sizi geliri yeterli kabul edip, yakalamışken de prim talep ediyorlar.
Eğer geliriniz asgari ücretin üçte birinden az ise prim ödemekten kurtuluyorsunuz. Yani sizi yaşayamaz kabul ediyorlar. Onu da ne hikmetse net asgari ücretten değil, brüt üzerinden hesaplıyorlar. Yani ödeme yapmanız gerekiyorsa brüt, yaşamanız gerekiyorsa net asgari ücretle muhatapsınız.
Peki şanslı olup da bir iş bulanların durumu çok mu farklı? Araştırmalara göre ülkede çalışanların yaklaşım yüzde 70’i asgari ücret ve altında bir maaşa, yani karın tokluğuna bile olmayan rakamlarla çalışmak durumunda kalıyor. Karın tokluğu da diyemiyoruz; çünkü sadece gıda ihtiyacınızla bile bu rakamlara ailenizi geçindirmeniz mümkün değil.
Aileden başka bir fert iş aramaya kalkarsa da, bunu işsizliğin nedeni olarak gösteren bir ekonomi anlayışla değerlendiriyorlar. Nereden baksanız tutarsızlık... Bitmedi. Diyelim ke asgari ücreti kabullendiniz; AB içinde neredeyse Çin seviyesinde bir rakama çalışmanız isteniyor.
Eurostat’ın son araştırmasına göre, asgari ücret uygulayan 21 AB üyesi içinde Türkiye sondan birinci sırada gelirle dikkat çekiyor. Yani yaşam maliyetleri açısından Almanya ile sizi mukayese edenler, gelir açısından Almanya’da asgari ücret bin 614 avro iken, 392 Avro ile yaşamanız gerektiğini düşünüyorlar.
Ayrıca diğer ülkelerdeki asgari ücretle çalışanların oranı da genel ortalamayı anlatıyor. Türkiye’de bu oran, çalışan nüfus içinde yüzde 43. Asgari ücretin altına inerseniz de yukarı doğru çıkıyor.
Şimdi insanların karşısına bir paradoks çıkıyor. Çalışmasanız karnınızı doyurma şansınız yok ve üzerine prim ödemeniz gerekiyor, çalışırsanız kölelik düzeyine razı oluyorsunuz.
Bazı iş insanları ve gerçekten kopuk medya mensupları ‘iş beğenmiyorlar’ haberleriyle konuyu hafifletmeye çalışıyorlar. Eğer bir ülkede asgari ücret ile mühendis aranıyorsa, daha fazla konuşacak bir şey de kalmıyor.
Diyeceksiniz ki, vasıflar yetersiz. Şayet bir iş gücü içinde vasıflarla ilgili sorun varsa, bunun faturasını iş başvurusuna gelenlere değil, eğitimi yönetenlere kesmeniz gerekir. Diğeri çok adil bir tavır olmaz.
Nitelik yetersizliğine gelince... Ben de bu konuda aynı fikirdeyim. Ama madalyonun tersine bakalım. Ülkede insan kaynağı yetersiz de, firmalar nitelik olarak yeterli mi? Yönetim anlayışlarından finans okur yazarlığına, sürdürülebilirlikten insan kaynağı yaklaşımına, geleceğin ekonomisinde pozisyon almaktan katma değerli ürün üretmeye kadar firmalarımızın yüzde kaçı yeterlidir?
Öyleyse birbirini suçlamak yerine sorunu masaya yatırmak, sorumlularını doğru hedeflemek ve bunu terse döndürmek için adım atmak gerekir. Aksi takdirde ortadaki tek gerçek bir gölge oyunu izlediğimizdir. Buradan da iş çıkmaz.