20.02.2018,05:00
İstanbul
Dolar
Euro
Altın
İmkb
Samimiyetsizlik nerede; insanın içinde mi, dışında mı?
04052015-unnamed-142917.jpg
JALE YANILMAZ
“İnsan, yere attığı küçücük bir kağıt parçasının bile getireceği bedelin farkında olsaydı, ömrünü yere atılmış kağıtları toplayarak geçirirdi.”

Yıllar önce bir arkadaşımın dilinden dökülen çok doğru sözler…

 

Lakin aynı arkadaşımın gırtlağında biriken tükürüklü balgamını sokağa fütursuzca fırlatışı, sözlerinin kendi zihninde ezberden öteye gitmediğini de çok net gösteriyordu.

 

“Farkında olmak”, bilmekten daha fazlasıydı oysa. Sanırım asıl farkında olmadığı buydu.

 

***

 

“Güvenli Gıda” konulu bir seminerdeyim. Bir tüketici derneği üyesi kadın sunum yapıyor. Beden dilinden anlaşılıyor ki, havalı ve şık olduğundan emin. Belli ki söylediklerinin de bu yüzden inanılır olacağını düşünüyor. Bugün, içinin çürümüşlüğünün kokusu dünyayı sarmış olan “Avrupa Birliği’nin, sahte pırıltılarından kalan kırıntılar onun gözlerinde birikmiş sanki, parıl parıl fır dönüyor.

 

“Bugün artık yoğurdumuzu evde sütü mayalamakla, tutsun diye beklemekle uğraşmıyoruz, marketlerden alabiliyoruz. Limonata yapmak için limonları sıkmakla uğraşmıyoruz, marketlerden mis gibi limonata alabiliyoruz, vs. vs.”…

 

“Yalanın da bir beden dili olduğunu bilseydi keşke.

 

Seminerden sonra kadına usulca yaklaşıp;

 

“Ben yoğurdu hala evde mayalayarak yapıyorum” dedim.

 

“Ben de” dedi.

 

Pişkin gülümsemesiyle saçlarını savurup arkasını dönmeden önce…

 

***

 

Gıda işiyle uğraşan bir dostum, imalatçı olan bir müşterisiyle olan konuşmalarını anlatıyor. Adamın karısı altı ay önce kanserden hayatını kaybetmiş. Saatlerce, duyduğu üzüntü ve ızdıraptan yakınmış, kansere karşı duyduğu öfkeden dem vurmuş, ağlamaklı.

 

Konu nihayetinde iş meselesine geldiğinde ürettiği ürünü göstererek, içini asıl kemiren soruyu sorduğunda çoktan kurumuş timsah gözyaşları;

“Bunun içine hangi kimyasalı koyalım”…

 

***

 

Kavurucu bir yaz sıcağıydı, içerisinde nefes almakta zorlandığım otobüsle Kadıköy’e gidiyordum. Çaprazımdaki koltukta oturan balık etli kadın, elindeki, suyu bitmiş pet şişesini sağa sola sallıyor, serinlemeye çalışıyordu. Doğrusu ben de çok susamıştım. Kadıköy’e indiğimde ilk işim su almak olacaktı.

 

Nihayet son durak…

 

Balık etli kadın elinde pet şişesi ile benden birkaç kişi önde. Otobüsün iniş kapısından adımlarını attı, aynı anda da elindeki pet şişeyi otobüsün yanaştığı kaldırıma…

 

Hangisinden dolayı donakaldım bilmiyorum; yol boyunca elinde tuttuğu pet şişeyi birkaç adım ötesindeki kaldırımda duran çöp kutusu yerine kaldırıma atmasından mı, yaptığını çok olağan bir davranış olarak benimsediğini gösteren pervasızlığından mı.

 

İçimden bir ses sordu;

“Evinde de çöpünü yere atıyor mudur?”

“Hayır” dedim…

 

***

 

Aynı gün, aynı yer, aynı saat, aynı an…

 

Balık etli kadın elindeki pet şişeyi kaldırıma pervasızca fırlatışına aldırmadan, sallanan bedeniyle beş altı adım daha atmıştı ki;

 

“Hay Allah cezanızı versin!” haykırışıyla donakalmışlığımdan çözüldüm. Yere atılmış ve sıcaktan erimiş büyükçe bir çikletin üzerine basmıştı balık etli kadın.

 

Onu, çikleti yere atan kişiye öfkeyle söylenişi, çektikçe uzayan, uzadıkça daha da dolanan çikleti temizlemek için canhıraş uğraşısı ile bırakıp, bir şişe su alacağım büfeye doğru yanından geçip gittim.

 

Çok ayıp biliyorum ama, yüzümde beliren “Oh olsun” gülümseyişine engel olamadım.

 

***

 

Bir hafta önceydi, oturduğum sitenin karşısındaki markete akbilimi doldurmak için girdiğimde, market sahibi “Kaç kilo istiyorsunuz” diyordu bekleyen müşterisine, buzluktan bir bidon çiğ sütü çıkarmaya çalışırken.

 

Akbilime sıra geldiğinde sordum;

“Artık çiğ süt de mi satıyorsunuz”

“Evet” dedi.

 

“Nereden getiriyorsunuz” diye tekrar sordum.

“Erzincan’dan, soğutmalı tankla” dedi ve devam etti;

“Yeniden eski usül beslenmek lazım. Neyi paketlediysek zarar verdi bize”

 

Akbilimi geri uzatırken, gözleri benden uzakta, biraz pişmanlık, biraz da endişe doluydu…

 

***

 

Öğleden sonra güneşin daha yoğun vurduğu salon penceresinden dışarıyı seyredaldım. Baharın en tatlı gülümseyişini sunan, yeşillenmiş ağaçlar aradım etrafta. Beton yığını binaların arasına serpiştirilmiş, dış cephesi yeşil boyalı bir kaç apartmandan başka yeşille buluşamadı gözlerim.

 

Gökyüzüne baktım bir umutla.  Ozon tabakasında her geçen gün büyüyen deliğe rağmen maviliğinin canlılığını korumaya çalışıyordu… Yorgundu biraz sanki.

 

Yere atılan kağıtlar, pet şişeler, balgamlar, çar çöpler, izmaritler, yenilen fırın poğaçalarının keseleri…

 

GDO’lu gıdalar, kimyasallar, suni gübreler, kısır tohumlar…

 

Naylon market poşetleri, kirlenen denizler, mutsuz yunuslar, evsiz kuşlar…

 

Astımla, alerjiyle doğan çocuklar, kanserden ölen gençlerle dolu mezarlıklar, arkalarından tutulan yaslar, yakılan ağıtlar…

 

Pencereden uzaklaşıp bilgisayar başına, yazımı tamamlamaya doğru odama giderken, “us”uma düşen soruyla huzursuzdum;

 

“Samimiyetsizlik neredeydi; insanın içinde mi, dışında mı?”...

 

jalyan70@yohoo.com.tr

 

 


YORUMLAR
Yorumunuz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır. Toplam Yorum 0 | Onay Bekleyen Yorum 0

YazıYorum
Türkiye ekonomisinde kritik sektör tanımı yapmam gerekirse bugünkü koşullarda birinci sıraya tarımı, ikinci sıraya turizmi, üçüncü sıraya da yazılımı koyarım.
Diğer Yazarlar
Türkiye ekonomisinin temeli % 99.8 KOBİ’lerimize bağlı.
Truva’nın Unesco Dünya Kültür Mirası listesine girişinin 20. yılı olan 2018; ülkemizde “Truva Yılı” ilan edildi.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 13 Şubat 2018’de yaptığı konuşmada, “Bizim için Afrin neyse Ege’deki, Kıbrıs’taki haklarımız da odur. Savaş gemilerimiz, Hava Kuvvetlerimiz, gerektiğinde her türlü müdahaleyi yapmak için yakın takipteler” dedi.
Haber programında Zeytindalı Harekâtı için Afrin’e giden Mehmetçikleri izliyorum.
Ne yapmalıyız, yapabiliriz? Aydınlara düşen görevler ne olur?
Sezon başından bu yana ön görülen ve tahmin edildiği gibi, büyük takımların zor – kolay maç periyotları sonucunda 3 büyüklerin puanlarının eşitleneceği öngörüsü sonunda gerçekleşti.
Dünyanın bir bütün olduğu günümüzde, bilimsel verilerden yararlanmanın vakti gelmiştir.
En önemlisi konunun eski anlamda bir 'siyaset' tartışması olmadığını idrak etmektir.
Kaçak su bedellerini kim ödüyor?
Yavaş yavaş kişilik değiştiriyorum; yeni kişilikler yaratma, taklit etmenin, dünyayı anlamanın ya da dünya anlaşılabilirmiş gibi yapmanın yeni tarzlarını yaratma yeteneğimle zenginleşiyorum (evrim burada olsa gerek)." diyor Pessoa..
Bir meslek sahibi olmak mı yoksa dünyayı keşfetmek mi?