romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...


Sezer KOYUN

facebook-paylas
Mutfakta yangın varken devlet neden vinç sipariş eder?
Tarih: 09-03-2026 12:11:00 Güncelleme: 15-03-2026 06:42:00


Türkiye’yi anlamak için bazen tek bir güne bakmak, yeterlidir.

Hatta; bazen, tek bir gün;

uzun uzun yazılmış ekonomi raporlarından daha dürüst olur.

Sabah bir veri düşer:

Dört kişilik bir ailenin;
yoksulluk sınırı 105 bin 425 liraya çıkmış,

açlık sınırı 32 bin 365 liraya yükselmiş.

 

Net asgari ücret ise; 28 bin 75 lira.

Yani, memleketin önemli bir kısmı;

daha ayın başında, matematikle değil; doğrudan gerçekle kavga ediyor.

 

Aynı gün, bir başka haber gelir:

Türkiye, 6,75 milyar dolarlık dev bir demiryolu finansmanı için

uluslararası kuruluşlarla el sıkışmış.

Yetmezmiş gibi;
Türkiye Varlık Fonu da 10 milyar dolarlık petrokimya projesi için ortak arayışında.

Ve tam o noktada, memleketin o meşhur iç sesi devreye girer:

“Madem insanlar geçinemiyor, bu kadar büyük projeye neden giriliyor?”

Soru haksız değil.

Hatta, bu sorunun;
sokakta karşılığı da var,

siyasette karşılığı da var,

mutfakta zaten fazlasıyla var.

Çünkü; mutfakta, yangın varken vinç alınması;

ilk bakışta, ekonomik değil; biraz sinir bozucu bir davranış gibi görünür.

Evde tüp bitmişken, biri gelip bahçeye kule vinç kuruyormuş hissi verir.

Vatandaşın öfkesi de tam burada başlar.

 

Ama; ekonominin kötü bir huyu var:

Aynı anda, iki ayrı zaman diliminde yaşar.

Biri bugündür;
kira, pazar, servis ücreti, çocuk bezi, elektrik faturasıdır.

Diğeri yarındır;

limandır, raydır, lojistik hattıdır, sanayi girdisidir, finansmandır, kapasitedir.

Hanehalkı, bugünü taşır.

Devlet ise; çoğu zaman, yarının kapasitesine yatırım yaptığını söyler.

Türkiye’nin açmazı da tam burada düğümleniyor:

Aynı ülkenin, iki ayrı takvimi var.

Biri, tencerede kaynıyor; diğeri, ihale dosyasında.

 

Şubat sonunda açıklanan TÜRK-İŞ verisi,

bu sıkışmayı makyajsız gösteriyor.

Açlık sınırı 32 bin 365 lira.

Bu rakam, net asgari ücretin yaklaşık yüzde 15 üzerinde.

Yoksulluk sınırı ise; 105 bin 425 lira; yani, asgari ücretin neredeyse dört katı.

Tek bir çalışanın aylık yaşama maliyeti, 41 bin 900 liraya çıkmış durumda.

Başka bir ifadeyle;
tek başına yaşayan bir emekçinin, insanca yaşam maliyeti bile;
mevcut asgari ücretin çok üzerinde.

Geçen yılın aynı ayında, açlık sınırı 23 bin 323 liraydı.

Bir yılda, yaklaşık yüzde 38,8 artış var.

TÜİK’in; yıllık enflasyonu yüzde 31,53 açıklaması, istatistiksel olarak kendi yerinde dursun;

vatandaşın hissettiği enflasyon, rakamdan önce poşetin içeriğiyle ölçülüyor.

Çünkü; hayat, akademik bir tablo değil; kasada ödenen tutardır.

İnsan cebindeki yangını, TÜFE tablosundan değil; manav fişinden okur.

 

Şimdi bu resmin yanına, demiryolu projesini koyun.

İstanbul’un kuzeyinde, Halkalı ile Gebze arasında planlanan

125 kilometrelik Kuzey Demiryolu için uluslararası finansman zemini hazırlanıyor.

Projede 44 tünel ve 42 köprü var.

Hedef, yılda 33 milyon yolcu ve 30 milyon ton yük taşımak.

Bu, sıradan bir ulaşım yatırımı gibi anlatılabilecek bir iş değil.

Bu ölçekte bir proje, aslında; devlete şunu söyleme imkânı veriyor:

“Ben hala, büyük ölçek kurabiliyorum.”

 

Burada işin, yalnızca mühendislik tarafı yok; bir de psikoloji tarafı var.

Türkiye gibi uzun süredir orta gelir eşiğinde debelenen,

yüksek enflasyonla boğuşan,

dış finansman bağımlılığını tam çözememiş ekonomilerde;
altyapı yatırımı, sadece teknik bir mesele değildir.

Aynı zamanda, bir devlet refleksidir.

Bir tür; güç gösterisidir.

Cumhuriyet’in ilk dönemindeki demiryolu hamleleri;

nasıl yalnızca ray döşemek değil,

aynı zamanda; “bu coğrafyada ben varım” demek idiyse,

bugün de demiryolu, liman, enerji ve petrokimya tesisleri; yalnızca yatırım kalemi değildir.

Bunlar aynı zamanda, jeoekonomik pozisyon alma araçlarıdır.

 

Yani; mesele biraz şudur:

Devlet diyor ki;
“Evet, vatandaş zorlanıyor;

ama ben, bu ülkeyi sadece bu ayın market fişiyle yönetemem.”

Teorik olarak, haksız sayılmaz.

Zira; bir ülke, yalnızca maaş ödeyerek büyümez;

aynı zamanda kapasite kurarak büyür.

Lojistik maliyetini düşürmeden,

sanayiye enerji ve ara malı güvenliği sağlamadan,

tedarik zincirini güçlendirmeden,

ihracatın omurgasını taşıyacak altyapıyı kurmadan; uzun vadeli kalkınma hikâyesi yazılamaz.

 

Fakat; işte tam burada, ekonomik aklın; en kırılgan yerine geliyoruz.

Çünkü; büyük proje,
doğru tasarlanırsa; verimlilik üretir,

yanlış tasarlanırsa; sadece büyük borç üretir.

Aradaki fark, bazen bir ülkenin on yılını belirler.

Eğer; bu demiryolu hattı, gerçekten;
sanayinin lojistik maliyetini düşürürse,

üretim merkezleri ile limanlar arasındaki akışı hızlandırırsa,

zaman ve taşıma maliyetini azaltırsa,

o zaman; ortada, yalnızca “beton” yoktur; üretken sermaye vardır.

Aynı şekilde; Varlık Fonu’nun konuştuğu 10 milyar dolarlık petrokimya projesi, eğer;
Türkiye’nin kronik ithal ara malı bağımlılığını düşürecekse,

o zaman bu da süslü bir yatırım sunumu değil; stratejik bir hamledir.

 

Zaten; Türkiye’nin dış ticaret verileri de bunu, bağıra bağıra söylüyor.

İthalatın yüzde 72,1’i, ara maldan oluşuyor.

Bu ne demek?

Şu demek: Türkiye üretiyor, ama; üretirken hâlâ dışarıya ciddi biçimde bağımlı.

Yani; fabrika çalışıyor ama, fabrikanın damarı dışarıdan gelen girdiye bağlı.

Petrokimya gibi sektörler, tam da bu yapısal zaafın kalbine oturuyor.

Eğer; burada yerlileşme sağlanırsa, mesele yalnızca yeni bir tesis açmak olmaz;

üretim modelinin zayıf halkasına müdahale edilmiş olur.

 

Ne var ki; ekonominin vatandaşa görünen yüzü bambaşkadır.

Hanehalkı için büyüme, ray uzunluğuyla değil;

maaşın ay sonuna uzanma süresiyle ölçülür.

İnsanlar, 2030’da kaç milyon ton yük taşınacağını değil;
Mart sonunda kredi kartı ekstresinin nasıl kapanacağını düşünür.

Bu yüzden; Türkiye’de ekonomik iletişim, sık sık duvara çarpıyor.

Ankara “kapasite” diyor, vatandaş “kasap” diyor.

Ankara “lojistik koridor” diyor, evde biri “okul taksiti” diyor.

Devlet “stratejik yatırım” diyor, mutfak “bugün kıyma alınabilecek mi?” diye soruyor.

Kimse tamamen haksız değil.

Zaten trajedi de burada.

 

Benim gördüğüm asıl risk şu:

Türkiye, makro ölçekte iddialı ama; mikro ölçekte yorgun bir ekonomi hâline gelirse,

büyüme hikâyesinin toplumsal meşruiyeti aşınır.

Yani; devlet büyük projeler anlattıkça, vatandaş kendi hayatında küçülme hissediyorsa;

bir noktadan sonra, yatırım haberi umut değil; öfke üretir.

O zaman dev proje manşeti “gelecek” çağrışımı yapmaz;

“öncelik bozukluğu” hissi yaratır.

İnsanlar dönüp “Bana ne raydan?” demeye başlar.

Bu cümle, teknik olarak eksik olabilir ama; siyaseten çok güçlüdür.

Çünkü; insanların refahı, teorik doğrulardan daha hızlı konuşur.

 

İşte bu yüzden;

mesele, “mega proje mi, sosyal refah mı?” diye sorulduğunda,

soru eksik kuruluyor.

Doğru soru şu:

Bu projelerin getirisi;
ücretliye, emekçiye, hanehalkına ne zaman ve nasıl yansıyacak?

Eğer, bu sorunun cevabı belirsizse;
yatırım ne kadar büyük olursa olsun, toplumla bağ kuramaz.

O zaman, proje ekonomisi ile gerçek hayat ekonomisi birbirinden kopar.

Ve ekonomi; toplumdan koptuğunda, yalnızca yavaşlamaz;

aynı zamanda, ikna gücünü de kaybeder.

 

Türkiye bugün, tam o ince çizgide duruyor.

Bir tarafta, geçim derdi “acil” diye bağırıyor.

Öbür tarafta, devlet uzun vadeli kapasite inşa etmeye çalışıyor.

Bunları birbirine düşman gibi anlatmak kolaydır; hatta, siyasal olarak oldukça kullanışlıdır.

Ama; daha zor olan, daha dürüst olan ve bence; daha gerçek olan şu:

Türkiye’nin; hem raya, hem rafa ihtiyacı var.

Hem lojistik verimliliğe, hem de ücretlinin satın alma gücüne.

Hem sanayi stratejisine, hem mutfak gerçekliğine.

 

Çünkü; sadece ray döşeyerek, ülke toparlanmıyor.

Ama; sadece rafı doldurmaya çalışarak da ülke sıçramıyor.

Biri olmadan, diğeri eksik kalıyor.

Mutfakta yangın varken, vinç sipariş etmek; ilk bakışta irrasyonel görünebilir.

Fakat; o vinç, yarın fabrikanın temelini atacaksa, soru değişir.

Asıl mesele, o fabrikanın bereketinin; eve uğrayıp uğramayacağıdır.

 

Ve galiba; Türkiye’nin asıl ekonomi sınavı da tam burada başlıyor:

Devletin kurduğu kapasite, vatandaşın hayatına ne zaman refah olarak inecek?

İnmezse, en parlak proje bile;
bir süre sonra, sadece uzaktan görünen pahalı bir makineye dönüşür.

İnerse, o zaman vinç gerçekten yatırım olur.

Aksi halde, halkın gözünde o vinç;

mutfak dumanının arasından seçilen, biraz fazla pahalı bir dekor parçası olarak kalır.

 


sezerkoyun@cratone.com

 

Not:

Bu yazıda yer alan değerlendirmeler,

yazarın; kamuya açık veri, kurum açıklamaları ve

açık kaynaklı haber akışı üzerinden yaptığı, genel ekonomik yorumlardan ibarettir.

 

Metin;
herhangi bir kişi, kurum ya da şirket hakkında;
kesin hüküm, yönlendirme, taahhüt veya isnat niteliği taşımaz.

 

Buradaki görüşler;

yatırım tavsiyesi, hukuki görüş, mali danışmanlık veya

bağlayıcı bir öneri olarak değerlendirilmemelidir.

 

Ekonomik göstergeler, piyasa koşulları ve resmi veriler,

zaman içinde değişebileceğinden;
okurun, nihai kararlarını;
kendi uzman değerlendirmesi ve güncel veri setiyle birlikte; oluşturması gerekir.

 

Kaynakça / Veri zemini:

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK),

TÜRK-İŞ,

T.C. Ticaret Bakanlığı,

T.C. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı,

Türkiye Varlık Fonu’na ilişkin; kamuya açık açıklamalar ve

uluslararası finans kuruluşları ile açık kaynaklı basın yansımaları.

 



Bu yazı 2089 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HABER ARA