romabet romabet romabet
deneme bonusu veren siteler
escort beylikdüzü beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...


Sezer KOYUN

facebook-paylas
Türkiye’nin yeni dizisi: “Vadeye kadar hayatta kalma” (Sezon: 2026)
Tarih: 11-01-2026 20:16:00 Güncelleme: 20-01-2026 00:58:00


5 Ocak 2026 haftasının Türkiye’sinde,

gündem akışı neredeyse kusursuz:

 

Sabah kuşağı “kim kimin elini sıkmadı” diye ısınıyor,

öğle “hangi ünlü nerede tatilde”yle tempoyu koruyor,

akşam da siyaset zaten kendi kendine dizi.

Fakat; perde arkasında,

ülkenin asıl senaryosu daha kısa ve daha sert:

fişler uzuyor, taksitler uzuyor, takipteki alacaklar da uzuyor.

 

BDDK’nın haftalık verilerinde fotoğraf net:

25 Aralık 2025 haftasında bankacılık sektöründe

tüketici kredileri + bireysel kredi kartları toplamı 5,575 trilyon TL;

ticari ve diğer krediler 17,302 trilyon TL;

toplam krediler ise; 22,877 trilyon TL seviyesinde.


Bu rakamların büyüklüğünü anlamak için iktisat doktorasına gerek yok;

günlük hayata tercümesi şu:

Ülke, enflasyonla mücadeleyi konuşurken;
vatandaşın cüzdanı, “benim mücadelem POS’ta başlıyor” diyor.

 

Gazete diline dökersek:

Bir yıl önce aynı dönemde tüketici+kart toplamının yaklaşık 3,8 trilyon TL olduğu,

2025’in son haftasında 5,5 trilyon TL seviyesine çıktığı;

yani yaklaşık yüzde 45’lik bir yıllık artış yaşandığı yazıldı.


Kredi büyümesi tek başına “kötü” değildir,

ama; Türkiye’de mesele şu:

Büyüyen sadece kredi hacmi değil; aynı anda, tahsili gecikmiş alacaklar da büyüyor.

 

Aynı haber akışında, takipteki alacakların

bir yılda yaklaşık;
287 milyar TL’den 578 milyar TL’nin üzerine çıkarak ~ yüzde 95 arttığı
belirtiliyor.

Üstelik BDDK haftalık akışına dayanan piyasa notlarında;
25 Aralık haftası için takipteki alacakların 572,15 milyar TL civarında olduğu geçiyor.


Yani; kredi “gaza basıyor”, tahsilat “frene basıyor”.

Bu, ekonomi yönetiminin sevdiği türden bir koreografi değil;

çünkü, bu ritim;

bir noktada, bankaların risk iştahını ve reel sektörün finansmana erişimini doğrudan etkiler.

 

Tam burada, “magazin”e küçük bir selam çakalım:

Türkiye’de artık en popüler gerilim türü,

romantik komedi falan değil; “Vadeye kadar hayatta kalma”.

Herkesin bir ödeme günü var, kimsenin bir “rahatlama günü” yok.

Hanehalkı borcu büyüyor, gecikme büyüyor,

sonra biz ekranda saatlerce “gündem” izleyip;
“ekonomi neden konuşulmuyor” diye şaşırıyoruz.

Ekonomi konuşuluyor aslında; sadece adı “ekonomi” değil; adı “taksit”.

 

Bu haftanın “arka plan” dosyasında, bir başka kuvvetli başlık enerji:

Woodside’ın 29 Aralık’ta duyurduğu anlaşmaya göre;
BOTAŞ’a 2030’dan başlayarak, dokuz yıla kadar;
toplam, yaklaşık 5,8 milyar metreküp doğal gaz eşdeğeri LNG tedariki planlanıyor;

tedarikin ana kaynağı olarak da ABD’de inşası süren, Louisiana LNG projesi işaret ediliyor.


Burada ekonomik mesaj, iki katmanlı:

Bugün için “hemen ucuz gaz geliyor” gibi bir masal yok;

ama, orta vadede; enerji arzını çeşitlendirme ve

fiyat dalgalanmalarına karşı kontrat yapısını güçlendirme çabası var.

Türkiye’nin cari denge hikâyesinde, enerji kalemi; yıllardır ağır bir taş;

bu tarz anlaşmalar,

o taşın bir kısmını; “spot piyasadan” alıp, “planlı tedarike” taşıma denemesi.

 

Enerji tarafının bir diğer sahnesi Karadeniz:

Saipem’in 31 Aralık’ta duyurduğu sözleşme,

Sakarya gaz sahası üçüncü aşaması için yaklaşık 425 milyon dolarlık bir işi kapsıyor;

toplam 153 km civarında üç ek boru hattı ve deniz altı yapılarıyla,

Göktepe rezervlerinin; Sakarya altyapısına bağlanmasına dönük bir adım olarak anlatılıyor.


Bu tarz projeler “yarın sabah faturayı düşürdü” diye manşet olmaz;

ama, ülke ekonomisinde asıl farkı;
zaman içinde enerji ithalatı faturasının eğimini değiştirdiği ölçüde yaratır.

Türkiye’nin kronik problemi çoğu zaman “bir kere daha pahalıya aldık” değil;
“döngüsel olarak pahalıya almak zorunda kalmak”.

Yerli üretim arttıkça, döngünün ritmi değişebilir.

 

Savunma sanayi tarafında, haftanın vitrini daha parlak:

Türkiye ve İspanya arasında,

İspanyol Hava ve Uzay Kuvvetleri’nin

2028’den itibaren 30 adet HÜRJET tedarikine ilişkin;
2,6 milyar euro büyüklüğünde, bir anlaşma duyuruldu.


Bu başlığın ekonomi kısmı şurada:

Bu tip ihracatlar “tek seferlik satış” değil;

bakım altyapısı, eğitim mimarisi, uzun vadeli destek gibi kalemlerle

devam eden gelir akışları ve daha önemlisi, “itibar sermayesi” üretir.

İhracat, Türkiye’de çoğu zaman “kur artınca olur” sanılır;

oysa, sürdürülebilir ihracat, kurdan önce standardizasyon ve süreklilik ister.

 

Jeopolitik- finans kesişiminde ise;
Ziraat Bankası’nın, Suriye’de faaliyet göstermeye yönelik; niyet beyanı, gündeme düştü;

CEO Alpaslan Çakar’ın Reuters’a verdiği mesajlarda,

Suriye Merkez Bankası’yla süreç izlendiği ve muhabir bankacılık ilişkileri dahil;
olası iş birliklerinin konuşulduğu belirtiliyor.

Bunun ekonomi diliyle karşılığı:

Türkiye, komşu coğrafyada yeni bir finansal kanal açmanın

“fırsat” kısmını da, “risk” kısmını da aynı anda taşır.

Yani; bu haberin manşeti “genişleme” gibi görünür;

dipnotu “uyum, yaptırım riski, ödeme sistemleri, regülasyon” diye uzar.

Finans, romantik değil; prosedürlü.

 

Peki, içeride para politikasının çerçevesi ne diyor?

TCMB’nin yayımladığı 2026 Para Politikası metni,

orta vadeli yüzde 5 enflasyon hedefini ve

hedef etrafındaki ±2 puan belirsizlik aralığını koruyor;

2026’da 8 PPK toplantısı takvimini de ilan ediyor.


Takvim ilan etmek basit gibi durur,

ama; aslında, piyasaya verilmiş bir mesajdır:

“Ben sürprizi azaltacağım.”

Ne var ki; Türkiye’de herkesin aklındaki soru takvim değil:

Sıkılık ne kadar sürecek?

Çünkü; kredi büyürken, takipteki alacakların sıçraması,

“faizlerin yüksek kalması” senaryosunda, bankacılık kalitesini daha fazla test edebilir.

Bu risk, bizzat sektörün içinden de dile getiriliyor:

Ziraat Bankası CEO’su, uzayan sıkı para politikasının,
finansman maliyetleri üzerinden; büyümeyi, işgücünü ve

bankaların aktif kalitesini zorlayabileceğini söylüyor.

 

Şimdi haftanın büyük kıyaslamasıyla bitirelim:
Bir tarafta; 5,5 trilyon TL hane borcu (kredi + kart),

diğer tarafta; 572–578 milyar TL bandına gelmiş takipteki alacaklar.

 

Yani hikâye şu:

Türkiye, 2026’ya girerken tüketimi,

sadece “gelirle” değil;
giderek daha fazla “vade ile” finanse ediyor;

vade uzadıkça, sistemin sinir uçları da hassaslaşıyor.

 

2026 için iki olası yol var (yatırım tavsiyesi değil, sadece makro akıl yürütme):

 

Birinci yol;
sıkılığın uzun sürmesi ve kredi musluklarının daha seçici hale gelmesi;

bu senaryoda, büyüme yavaşlarken; tahsilat tarafı daha fazla gündeme gelir.


İkinci yol;
dezenflasyon alanı açıldıkça, kademeli gevşeme ve kredinin tekrar genişlemesi;

bu senaryoda, kısa vadede nefes artar ama;

“fiyat davranışları” tarafında disiplin bozulursa, enflasyonla mücadele yeniden zorlaşır.

 

TCMB’nin hedef metni ve iletişim çerçevesi,

bu ikinci senaryoda bile; “kontrollü” kalma arzusunu gösteriyor.

 

Ve son bir sarkastik not:

Magazin gündemi, ülkenin “gündemi” olabilir;

ama, ekonomi gündemi; ülkenin hayatı.

Çünkü; magazin değişir, siyaset değişir;

ama, kredi kartı ekstresi; her ay aynı saatte gelir.

Üstelik, hiç oy istemeden.

 

 

 

sezerkoyun@cratone.com

 

 

Hukuki Not:

Bu yazı;

kamuya açık kaynaklardan derlenen haber akışları ve

genel nitelikli yorum/analiz içermekte olup;
yatırım, hukuki ya da finansal danışmanlık değildir.

Kişi/kurumlara yönelik bir isnat veya iddia amacı taşımaz;

olası hatalar için kaynaklar esas alınmalıdır.

 

Kaynak Notu:

BDDK haftalık bankacılık verileri,

Reuters’ın Woodside–BOTAŞ LNG anlaşması,

Ziraat Bankası’nın Suriye planı,

Saipem’in Sakarya gaz sahası sözleşmesi ve

bankacılık sektörü görünümüne ilişkin haber akışları,

TCMB 2026 Para Politikası metni ve PPK takvimi,

kamuya açık haber derlemeleri (Nefes vb.).

 



Bu yazı 1708 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
HABER ARA