“Satış var, para yok” tablosu koleksiyoner buldu mu?
Benim sergilerimin en sevdiğim tarafı,
insanların aynı anda iki şeye bakmak zorunda kalması:
Duvara ve kendine.
Sanat, insanı öyle bir yakalıyor ki;
normalde “konuşmam” dediği şeyi bile, anlatıyor.
Kimi “babamla ilişkim” diye başlıyor,
kimi “benim şirkette nakit akışı” diye.
Evet, yanlış duymadınız: Nakit akışı.
Çünkü; Türkiye’de duygular da vadeli; ödemesi bazen, 90 gün sonra.
O akşam, kişisel sergimin açılışı…
Işıklar ayarlı, müzik “minimal ama pahalı” tonda, bardaklarda ince bir köpük.
Bir köşede koleksiyonerler, bir köşede sanatçı arkadaşlar, ortada da ben:
Hem ev sahibiyim, hem de “bu tabloyu niye yaptın?” sorusuna,
aynı gece elli kere cevap verecek kişi.
Tam “Hoş geldiniz” turunu bitirmişken, iki kişi yan yana geldi.
Biri bankacı: Ütüsü kırışmayan ceket, cebinde risk politikası taşıyan bakış.
Diğeri KOBİ sahibi: Gözü canlı ama uykusu eksik;
telefonu elinden düşmüyor, ekranında sürekli aynı uygulama: “Hesaplar”.
Bankacı, serginin girişindeki büyük tuvale baktı.
Tabloyu özellikle öyle yapmıştım:
Yakından bakınca katman katman; uzaktan bakınca sanki tek bir çizgi.
Adını da koymuştum:
“Katmanlı Gerçek”.
Bankacı dedi ki:
“Bu tablo… tam kredi piyasası gibi.”
KOBİ sahibi hemen atladı:
“Ben de tam onu diyecektim.
Yakından bakınca bir sürü renk var, ama; uzaktan tek şey görünüyor:
Para yok.”
İşte Türkiye’nin 2025 sonu finansal özeti;
bazen, bir tablo cümlesine sığıyor:
“Satış var, para yok.”
Ama ben, klişe yapmayı sevmem.
Çünkü; bu cümleyi herkes kuruyor; az kişi nedenini konuşuyor.
Ben konuşurum.
Benim işim tam da bu: Şikâyeti değil; mekanizmayı anlatmak.
Onları ikinci salona aldım.
Duvara asılı daha küçük bir işin önünde durduk:
Bir tarafı parlak, bir tarafı mat. Adı: “Vade”.
KOBİ sahibi, sanki tablo ona bakıyormuş gibi konuştu:
“Satıyoruz.
Hatta iyi satıyoruz.
Ama tahsilat 90 gün.
Tedarikçi peşin.
Ben de arada… sergi açıyorum: ‘Nakit Akışı Açığı’.”
Bankacı, kadehini hafifçe kaldırdı:
“Biz de isteyerek ‘hayır’ demiyoruz.
Ama; maliyet var, risk var, düzenleme var.
Kredi, artık ‘ver gitsin’ değil.”
Ben araya girdim;
çünkü; bir sergide “konuşmaları” yönetmek,
bazen ekonomi yönetmekten daha zordur:
herkes haklıdır ve herkes aynı anda konuşur.
“Bakın,” dedim, “krediyi musluk gibi düşünmeyelim.
Türkiye’de musluk benzetmesi hep yanlış,
çünkü; insanlar, musluğu ya açık sanıyor ya kapalı.
Oysa; şu an sistem, basınç ayarlı.
Su var; ama, bahçeyi şelale gibi basmasın diye ‘damlama sulama’ modunda.”
Tam bu cümleyi kurduğum anda, bir koleksiyoner yaklaştı.
Çok şık, çok sakin.
İnsan böyle sakin olunca; ya çok zengindir ya da ekonomiyi hiç takip etmiyordur.
İkisi de aynı etkiyi veriyor.
“Bu eseri almayı düşünüyorum,” dedi,
“Ama fiyatlamasını anlamak istiyorum.”
KOBİ sahibi, o an sanki yıllık bütçe sunumu yapıyormuş gibi ciddileşti:
“Fiyatlama mı?
Bizde fiyatlama artık sanat değil, savunma sanayii.”
Ben gülümseyip tabloya döndüm. “Vade”nin mat tarafını gösterdim:
“İşte bu mat taraf, Türkiye’de iş yapmanın görünmeyen faizi.
Siz bankaya faiz ödemeseniz bile;
müşterinin uzayan vadesine gizli faiz ödüyorsunuz.
Ve o faiz, kimseye fatura edilemiyor; sadece kârınızın içinden sessizce eksiliyor.”
Bankacı, “haklısınız” der gibi başını salladı.
Sonra, bankacıların sevdiği o cümleyi kurdu: “Veri var mı?”
Elbette var.
Yıl sonu TCMB PPK toplantı özetinde,
24 Ekim – 5 Aralık döneminde;
bireysel kredilerin 4 haftalık büyüme oranı ortalamasının yüzde 3 civarında gerçekleştiği;
kredi kartı büyümesindeki yavaşlamanın buna etki ettiği belirtiliyor.
Aynı yerde;
TL ticari kredilerin 4 haftalık büyüme ortalamasının
yüzde 2,6 seviyesinde yatay seyrettiği;
kur etkisinden arındırılmış YP ticari kredilerde,
bu ortalamanın yüzde 0,4 olduğu yazıyor. (Central Bank of the Republic of Turkey)
Yani; sistem “kredi yok” demiyor;
“kredi var ama ritmi kontrollü” diyor.
KOBİ sahibi, “yüzde 3 büyüyor da benim kasaya niye düşmüyor?” bakışı attı.
Ben onun bakışını iyi bilirim.
O bakış, nakit akışı bozulduğunda;
insanın kendine bile, şüpheyle bakmaya başladığı bakıştır.
Sergi ışıkları bile; o bakışın, altında biraz daha soğuk görünür.
KOBİ sahibine döndüm:
“Çünkü; kredi büyümesiyle, sizin kasanın büyümesi aynı şey değil.
Kredi, bazen ‘nefes’ olur, bazen ‘yeni bir vade’ olur.
Eğer; tahsilat vadeniz uzunsa, kredi size; para değil, zaman verir.
Ama; zamanın da maliyeti var.”
Sonra serginin en kalabalık köşesine yürüdük.
Orada, herkesin önünde durup; fotoğraf çektiği büyük bir iş vardı:
Parlak metalik bir yüzeyin üstünde ince çizgiler…
Yakından bakınca, çizgiler birbirine bağlanmıyor gibi;
uzaktan bakınca, tek bir ağ oluyor.
Adı: “Ağ”.
Ben bu işi, özellikle; 2025’e yakışsın diye yapmıştım.
Çünkü; 2025’te şirketlerin en büyük problemi tek başına “satış” değil; bağlantı.
Satış-satınalma-tahsilat-ödeme-banka-çek-senet…
Hepsi bir ağ.
Ağın bir düğümü sıkışınca, gerisi “ben gayet iyiyim” diye yalan söyleyemiyor.
Bankacı tabloya bakıp, “Bu ağda, herkes birbirine bağlı.” dedi.
“Evet,” dedim.
“Ve Türkiye’de bu ağın adı: Nakit döngüsü.
Şirketler, cirolarını büyütmeyi bilir.
Ama; 2025’in sonunda hayatta kalanlar, cirosunu değil; tahsilat disiplinini büyütenler.”
Bu noktada, tabii ki “faiz” konuşmadan duramıyoruz.
TCMB özetinde, TL mevduat faiz oranının 5 Aralık haftasında yüzde 46,9 olduğu;
TL ticari kredi faizlerinin (KMH ve kredi kartı hariç) yüzde 47,9 seviyesine geldiği;
ihtiyaç kredisi faizinin yüzde 64,6 olduğu;
konut ve taşıt kredilerinin farklı seviyelerde seyrettiği belirtiliyor.
(Central Bank of the Republic of Turkey)
Bunlar, bankacı için “fiyat”; KOBİ için “hayat”.
Çünkü; finansman maliyeti yükseldiğinde, şirketlerin hataya toleransı azalıyor.
“Bir kere geciksem ne olur?” sorusu, “bir kere gecikirsem biter”e dönüşebiliyor.
Koleksiyoner, o an çok sakin bir şekilde; şunu sordu:
“Peki;
bu tabloların bir ‘değeri’ var,
ama; siz sürekli ‘tahsilat’ diyorsunuz.
Neden?”
İşte finalin başladığı yer burasıydı.
Çünkü; sergilerde en sevdiğim an, birinin “neden” diye sormasıdır.
Ekonomide de öyle.
“Neden” sorusu geldi mi, artık klişe biter.
“Çünkü,” dedim,
“Türkiye’de, 2025’in sonuna doğru en kıymetli şey, para değil.
Para zaten ‘neredeyse’ var.
En kıymetli şey, paranın ne zaman geleceğinin belli olması.”
KOBİ sahibi, derin bir nefes aldı.
Bankacı dudaklarını kıpırdattı; sanki “bu cümleyi not almalıyım” dedi içinden.
Ben de devam ettim:
“Bakın, bu sergide eserlerin yanında bir kart var ya…
Adı, tekniği, ölçüsü…
İş dünyasında da aslında herkes bir kart arıyor:
‘Tahsilat tarihi.’
O tarih netse;
şirket plan yapar, çalışanına huzur verir, tedarikçisini idare eder, bankayla pazarlık eder.
Tarih net değilse;
şirketin en iyi stratejisi bile; ‘bekle-gör’e dönüşür.”
Sonra, serginin çıkışına doğru yürüdük.
Kapının yanında küçük bir iş daha asılıydı; çoğu kişi fark etmez.
Ben, bilerek oraya koyarım: dikkatli olanı ödüllendirmek için.
Eserin adı; “Sessiz Fatura”.
Üzerinde tek bir cümle yazıyordu:
“Ödenmedi.”
KOBİ sahibi gülümsedi.
Bankacı da.
Koleksiyoner bile durup baktı.
Ben kapıyı açmadan önce son cümleyi söyledim.
Çarpıcı olsun diye değil; doğru olduğu için:
“2026’da ‘büyüdüm’ diyenlerin çoğu; aslında cirodan bahsedecek.
Ama; ‘yaşadım’ diyenler, tahsilattan bahsedecek.
Bu ülkede en pahalı tablo, duvarda asılı olan değil; tarihi belli olmayan faturadır.”
Not:
Bu metin, genel bilgilendirme amaçlıdır;
yatırım tavsiyesi değildir.