Bir ülke düşünün.
Tarihsel kökleriyle, Asya’nın derinliklerine uzanıyor.
Aynı dili konuştuğu halklarla;
ortak bir geçmişi, benzer alfabesi, benzer acıları ve özlemleri var.
Coğrafi olarak;
Avrupa ile Asya'nın tam kesişiminde, bir jeopolitik köprü konumunda.
Ve bu ülke,
kendi doğal uzantısı olan Orta Asya'da
yaşanan büyük jeopolitik dönüşüm sırasında...
sahanın dışında.
Bahsettiğim ülke, elbette; Türkiye.
2022’de başlayan Ukrayna Savaşı;
Rusya'nın bölgede kurduğu, eski Sovyet gölgesini geri çekti.
Orta Asya ülkeleri – Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan –
yeni ortaklıklar, yeni güç dengeleri, yeni ekonomik merkezler aramaya başladı.
Çin, zaten; bölgede ağır bir ekonomik aktör.
Amerika, Rusya’nın boşalttığı alana; yumuşak gücüyle sızmaya çalışıyor.
Ama ne yazık ki; bu yeniden şekillenen masada,
Türkiye'nin sesi; ya duyulmuyor, ya da çok az çıkıyor.
Oysa Hikâyenin Başlangıcı Farklıydı
1990'ların başında, Sovyetler yıkıldığında;
Türkiye Cumhuriyeti belki de en çok, bu coğrafyada umut uyandırmıştı.
“Ağabey Türkiye”, “Ankara modeli kalkınma” söylemleriyle;
TİKA, TRT, üniversiteler, iş insanları Orta Asya’da seferberlik başlatmıştı.
THY ilk uçuşları; Almatı'ya, Taşkent'e yapmıştı.
Türk liseleri, Türk televizyon dizileri, Türk inşaat şirketleri bölgeye girmişti.
Ama sonra; 2010’lara gelinirken, işler yavaşladı.
İçeride artan siyasi gerilimler, dış politikada zikzaklar ve ekonomik kırılganlıklar,
Türkiye’nin bu coğrafyadaki “istikrarlı partner” algısını zedeledi.
2020’lere geldiğimizde ise; çok daha acı bir gerçekle karşı karşıyayız:
Türkiye artık, davetli bile değil.
Peki Ne Kaçırıyoruz?
Orta Asya, sadece nostaljik bir “Turan” rüyası değil;
Bu bölge:
• Trilyon dolarlık doğal kaynaklara sahip.
• Yeni İpek Yolu’nun tam ortasında yer alıyor.
Çin’in, Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) kapsamında,
1 trilyon dolara yakın altyapı yatırımı yaptığı bir merkez.
• Nüfusu genç, kentleşme oranı artıyor,
enerji, lojistik, dijital altyapı ve finans sektörü hızla büyüyor.
Kazakistan; 2025’e kadar yenilenebilir enerjiye,
45 milyar dolar yatırım yapmayı planlıyor.
Özbekistan; e-ticaret ve fintech için 3 milyar dolarlık uluslararası fon çekti.
Türkmenistan; doğalgaz ihracatını, Çin dışında Avrupa’ya da yönlendirmek istiyor.
Ve Türkiye; bu sürecin neresinde?
Ne yazık ki; seyirci koltuğunda.
Oysa Ne Olabilirdi?
Türk Devletleri Teşkilatı;
birkaç yıl öncesine kadar, bölgenin siyasi entegrasyonu için büyük bir umut taşırken;
şimdi, yalnızca; sembolik zirveler ve bildiri metinlerinden ibaret görünüyor.
Ekonomik entegrasyon adına atılan adımlar ise;
ya kâğıt üzerinde kaldı ya da bölge ülkeleri tarafından ciddiye alınmadı.
Çünkü; Türkiye’nin sunduğu model, artık; ekonomik açıdan da cazip değil.
Kur oynaklığı, yüksek enflasyon, siyasi belirsizlikler ve
kurumlara olan güvenin zedelenmiş olması;
Türkiye'yi, dış politika anlamında da zayıf bir aktör hâline getirdi.
Kazakistan gibi bölgenin büyük oyuncuları;
yatırım partneri olarak, artık; Almanya’yı, Güney Kore’yi, Çin’i tercih ediyor.
Çünkü; onlar sadece tarih anlatmıyor, aynı zamanda yatırım getiriyor, istikrar sunuyor.
Sonuç Yerine: Kaybolan Coğrafyalar
Orta Asya, Türkiye için hâlâ büyük bir fırsat.
Ama; bu fırsat, sadece;
dil birliğiyle, mitolojik çağrışımlarla ve diplomatik jestlerle kazanılamaz.
İstikrar, güven, ekonomi politikası ve tutarlılık gerekir.
Bugün ne yazık ki;
Türkiye'nin dış politikadaki pozisyonu,
ekonomik gücünden daha büyük bir illüzyona dayanıyor.
Ve o illüzyon, giderek soluyor.
Bu yazıda yer alan değerlendirmeler,
herhangi bir yatırım tavsiyesi niteliği taşımaz.
Ama, şu kadarını söyleyelim:
Jeopolitik fırsatlar, hisse senedi gibi değildir.
Günü geldiğinde almazsan, başkası alır.
Ve sen, sonsuza dek; izleyen olursun.