17.12.2017,07:19
İstanbul
Dolar
Euro
Altın
İmkb
Avrupa Parlamentosu Türkiye Raporu’nun AB açısından ve Türkiye açısından anlamı
25022015-1380168_10152000128317843_1509891310_n-161537.jpg
KADER SEVİNÇ
AB içinde durum ve raporun mesajları:

Hükümet başkanları ve diğer iki AB kurumunun Türkiye ile ilişkileri / mülteci krizini yönetme biçimine Avrupa Parlamentosu’ndan uzun zamandır itiraz var. Avrupa halkları tarafından doğrudan seçimle görev başına gelen ve gücü giderek artan Avrupa Parlamentosu hem diğer AB kurumlarının başkanları Juncker ve Tusk’a hem de hükümet başkanlarına itiraz ediyor. AB müzakere sürecini mülteci krizinin çözümüyle bağlantılandıramaz, ilerleme raporunu geciktirmek, siyasi anlamlı jestlerde bulunarak bir yere varamazsınız mesajı veriliyor. Hem rapordaki vurgudan hem de AP’deki tartışmadan görüleceği gibi Merkel’in başını çektiği bir siyasi çizgiye yönelik sert eleştiriler var. Merkel ile aynı merkez sağ aileye (EPP) dahil olan Juncker ve Tusk’un uygulamaları söz konusu olan, dolayısıyla ideolojik bir çatışma da göze çarpıyor. Basite indirgersek, Türkiye’de önceliğimiz demokrasi ve dolayısıyla AB sürecinin hakkaniyetle işlevsel hale getirilerek değişim yaratıcı gücünü kazanması mı yoksa Türkiye ve bağlantılı diğer çıkar alanlarında ilkelerimizden ayrı düşen esneklikleri kabul etmeli miyiz açmazı ile karşı karşıya AB kendi içinde.

 

Bir yandan aşırı sağ / sol partilerinin hızlı yükselişi, bugünkü AB liderlerinin bir çoğunun dahil olduğu geleneksel merkez siyasete giderek artan toplumsal tepki AB liderlerinin her konuda karar alma şartlarını güçleştiriyor. Sürekli üzerlerinde hissettikleri iç siyasette zemin kaybı baskısı altında uluslararası kararlar almaya çalışıyor ve hata yapabiliyorlar. Türkiye ile ilgili olanlar da bu genel tablonun bir parçası.

 

Türkiye ile ilgili 2005’te müzakerelerin resmen başladığı, AB’nin ise nispeten daha parlak dönemini yaşadığı yıllardan bu yana yaptıkları ile AB hükümet temsilcileri hata kontenjanlarını doldurmuşlardı. Kıbrıs’ta barış sürecini destekleyen Türkiye ile çözüm için kararlı tutum içinde olmak yerine, müzakere başlıklarının açılmasını engelleyerek kendi kendilerini bir çemberin içine hapsettiler. Türkiye de benzer hataları, çıkarlarına ve vizyonuna değil, kendini hapsettiği kısa vadeli müzakere tutumları içinde yaptı.

 

Böylece yıllar içinde AB’nin Türkiye üzerinde ve Türkiye’nin AB üzerinde etkisi, karşılıklı olarak gelişmeleri yorumlamaları büyük zarar gördü. Türkiye hızla demokratikleşme sürecinden uzaklaşırken ve bunun zeminini oluşturan 2010 anayasa değişiklikleri gibi yasal düzenlemeleri yaparken, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi analiz etme kapasitesi de büyük ölçüde zayıflamıştı. Sessizlik ve yanlış analizlerle Türkiye’de demokrasi tarihine kara harflerle yazılacak gelişmeleri izlemiş oldu. Diğer taraftan Türkiye, AB içinde süren değişimi, aşırı hareketlerin yükselişini, 2005’te yakalanan fırsatın hızla demokratikleşme sürecini tamamlayarak AB’nin parçası olmanın gelecek için de önemini kavrayamayacak kadar içine kapandı. Ankara kriterlerinden Şangay Beşlisi’ne, AB raporlarını çöpe atmak ve kendi kendine ilerleme raporu yazmaya savruldu. Bu savruluşlar öyle feci bir hal aldı ki yumuşak gücünü yitirmiş, içe kapanmış Türkiye artık kendi AB üyelik müzakerelerinde direksiyonu başkalarına devreder hale geldi. Katılımcı ülke olarak AB zirvesi davetleri sürmesi gerekirken siyasi olarak Türkiye davet edilmemeye başlamıştı. Siyasi konjoktür gereği, mülteci krizi bağlamında AB zirvesine tekrar davet edilince fazlasıyla “müteşekkir” oldu. Geçmişte AB ile “imtiyazlı ortaklık” ın yarı-sömürge düzeni olacağını, kararın alındığı masada olmamanın mümkün olmadığını görebilen Türkiye, meseleyi bir yaftalama konusu olarak görmeye başladı. Adı “imtiyazlı ortaklık” olmasa da pratikte başka hiç bir başka anlam taşımayan projelere, denklemlere kendisini sıkıştırdı. Stratejik ortak olmak ile memnun olur hale geldi. Bu siyasi zafiyetin uluslararası alanda yarattığı alan kayıplarından başka bir şey değil. Türkiye içine kapandığı ve bilgi temelli düşünceden, stratejik karar alma süreçlerinden ve gerçeklerden koptuğu için AB’nin yaşadığı krizi fırsata dönüştürecek, hem AB, hem Türkiye, hem de diğer katılımcı ülkeler için doğru bir formülü oluşturamadı. Eğer Türkiye Avrupa’nın içinde gelişen “Çemberler Avrupası” tartışmasını zamanında yakalayarak şekillenmesine katkıda bulunsaydı, bugün İngiltere’nin AB üyeliği Brexit tartışmasından, Euro krizinde Yunanisyan ve Kıbrıs ile yenilenmiş politikalara uzanan bir çizgide Avrupa’da oyun kurucu haline gelirdi. Maalesef olmadı. Ayrıca bugünü şekillendiren en önemli konular olan dijital ekonomi, temiz enerji teknolojileri ve sanayi devrimi 4.0 gibi alanlarda fırsatları kaçırdı.

 

Bütün bu kaosda, AB içinde Türkiye’nin üyeliğini destekleyen kesimler zayıflarken, bunu fırsat bilen Türkiye’nin üyeliğine öteden beri karşı kesimler de harekete geçerek, durumu yönlendirmeye çalışıyorlar. AB ile ilgili her konu ve alanda sürekli bu çelişki ve çatışmanın etkileri görünür hale geldi. Geçmişte Türkiye’nin AB üyeliğine hiçbir Avrupalı değer ile ilgisi olmayan din/coğrafya/nüfus gibi konular üzerinden demagoji yapan kesimlerden isimlerin Türkiye’yi artık “hükümetin anti-demokratik” uygulamalarıyla vurduğu görülüyor. Türkiye karşıtlıklarını, demokrasi destekçisi maskesiyle gizlemeye çalışan dar gruplar bunlar. Avrupa’da samimi olarak Türkiye’de demokrasinin gelişimini isteyen ve savunan, Türkiye’yi AB’nin bir parçası olarak görmek isteyen kesimler ise eskiden Türkiye’nin AB üyeliği için çatıştıkları, bazen ırkçılığa varan tavırları olan bu dar kesim ile aynı tarafa düşmekten rahatsız. Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir anti-demokratik duruma sürükleyen hükümete ise kızgın.

 

Türkiye’ye yönelik durum ve raporun mesajları:

Rapor Türkiye’de hükümete, AB hükümet başkanları ile oynadığınız oyuna biz alet olmayacağız ve anti-demokratik gelişmelerin farkındayız mesajını veriyor. Teknik değil fakat siyasi anlamı olan rapor bu açıdan önem taşıyor. Avrupa Parlamentosu’nun içindeki farklı görüşlerin bir demetini sunuyor.

Yukarıda özetlenen konularda, Türkiye’deki pek çok kritik alandaki geriye gidişi, yetersizlikleri çok iyi tespit ediyor. Ağır eleştiriler getiriyor. Bir çok konuda gerek AB kurumlarına gerekse hükümete açık çağrılarda bulunuyor. Bununla birlikte Kıbrıs gibi bir kaç noktada bazı değerlendirmeler genel geçerin ötesine geçemeyen, kurumsal vasatlıklara takılıyor. İlerici bir tavır sergileyemiyor.

Örneğin raporda AB sürecinde ilerleme ve demokrasi için de önemli ilerleme alanları olan üç müzakere başlığı “sosyal politika ve istihdam”, “rekabet” , “kamu alımları”dan bahsedilmiyor. Bu başlıklar üzerinde AB tarafından bir engel bulunmamasına rağmen Türkiye gerekli yasal düzenlemeleri yaparak bu başlıkları müzakereye açmıyor. İş kazalarının önlemesi, kadın-erkek eşitliği, kamu ihaleleri, devlet yardımları gibi çok önemli alanlarda AB standartlarının uygulanması geciktiriliyor. Siyasetin finansmanını da demokrasinin kalitesini de belirleyen konular. AB’nin Türkiye’yi ileriye taşıyacak konuların tespitinde daha dikkatli ve etkili, eylem odaklı ve cesur olmasına ihtiyaç var.

Raporun başında 1915 ile ilgili karara referans koymaları da, 2014’te aldıkları bu siyasi kararın da halklar arası barış yönünde bir etkisi olduğunu söylemek olanaksız. Bunu bahane ederek rapor içindeki tespitlerin tümünü karartmaya çalışmanın da AB ile ilişkilere olumlu bir yönde etkisi olduğunu da söylemek imkansız. Asıl meselenin bu referans değil içindeki sert eleştirileri Türk halkının gözünden kaçırmak olduğunu uluslararası kamuoyunda pek çok kesim görüyor.

Türkiye AB raporlarını “çöpe atarak”, kendi kendine ilerleme raporu yazarak AB sürecinde başarılı olamaz. Taraflar arasında rahatsızlık duyulan konuların nasıl ifade edildiği, tepki verildiği de önemli bir Avrupalılık testidir. Hükümet bu testte sınıfta kalmıştır.

AB sürecinde hükümetin yapmaya çalıştığı gibi demokrasiden geçmeyen bir sihirli formül de yok. Ayrıca demokrasinin zayıfladığı her geçen gün Türkiye’nin uluslararası alandaki çıkarları da zarar görüyor.

Avrupa Parlamentosu raporu, üyelik müzakerelerinin başlamasına temel oluşturan Kopenhag kriterlerinden geriye gidişe vurgu yapıyor. Kopenhag kriterlerinin yeterince karşılanmıyor olması müzakere sürecinin kesilmesine neden olacak önemde. Bugün siyasi ortam bunu geciktirebilir fakat Türkiye demokrasiye dönmek için son çıkışı kaçırırsa geri dönülmez bir yola girebilir.

Dış politikanın her alanında ve AB ile ilişkilerde ciddiyet ve saygınlığa sahip politikaların hayata geçirilmesine acilen ihtiyaç var. Bununla ilgili somut fikirlerimi diğer rapor ve yazılarımda bulmak mümkün.

 

Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği için temel reçete bu rapor ile de bir kez daha teyit oluyor:

1.      Türkiye ancak demokrasi, özgür toplum ve sosyal ilerleme ile AB ile ilişkilerinde ve dünyada uluslararası çıkarlarını koruyabilir; güçlü bir ülke olabilir.

2.      Türkiye’nin içinden geçtiği bu zorlu dönemde, Avrupa ciddi bir liderlik ve vizyon krizi içinden geçiyor. Bu krizin merkezi siyasette. Siyaset dünyada önemli değişimlere gebe. Toplumsal talepler anaakım siyasette karşılık bulamadıkça aşırı sağ ve sol savrulmaların derinleşmesi kaçınılmaz. Türkiye’de de bu süreci doğru okumak elzem.

3.      Mülteci krizi ile yaşanan, tüm ülkelerin kamuoyu tarafından siyaset kurumunun başarısızlığı olarak algılanan durum son 10 yılda hem AB hem Türkiye’nin ilişkilerindeki vahim hatalarının sonuçlarından biridir.

4.      AB ile müzakerelerde siyasi engele tabi olmayan sosyal politika, rekabet ve kamu alımları konulu başlıkların derhal açılması için Ankara gereğini yapmalı.

5.      Kıbrıs’ta taraflar arasındaki görüşmelerin, olası referandumların olumlu sonuçlanması Türkiye-AB ilişkilerinin önünü açacaktır. Bu dönemde demokrasi ve sosyo-ekonomik kalkınma konularında hızla ilerlemeyen bir Türkiye yine çok önemli bir tarihsel fırsatı kaçırır.

6.      Avrupa ve dünyanın gündemindeki temel konular olan işsizlik, dijital ekonomi ve iklim değişikliği gibi siyaset alanlarının Türkiye’de de gündemin odak noktası olamayışı, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde de asimetri yaratıyor.

 

kadersevinc@gmail.com

 

CHP Avrupa Birliği Temsilcisi

Avrupa Sosyalistler ve Demokratlar Partisi (PES) Yönetim Kurulu Üyesi

 

 


YORUMLAR
Yorumunuz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır. Toplam Yorum 0 | Onay Bekleyen Yorum 0

Yazarın Diğer Yazıları
YazıYorum
Herkes istihdam meselesine takılmış durumda. Hatta şu an TOBB üyelerinden artı 2 istihdam istendi.
Diğer Yazarlar
Zenginlerden daha mı çok vergi alınsa?
Tanrı’nın yeryüzünde kendine ayırdığı iki toprak parçasından birisi olan Kudüs hiçbir milletin ya da dinin tek başına malı değildir. Özeldir. Kutsaldır. Ata yadigarıdır. Tüm insanlığın ortak mirasıdır.
Girit Adası’nın hukuki statüsü hakkında tarihçiler tarafından kullanılan iki tez vardır.
Meslekî bıkkınlık ya da günümüzün moda tabiriyle “Tükenmişlik Sendromu” uzun yıllar aynı mesleği yapmak zorunda kalanlarda sıkça görülebilen psikolojik bir rahatsızlıktır.
Süper Lig’te 13. Hafta geride kalırken, oluşan görüntüyü Afrika’nın vahşi topraklarında yaşanan yırtıcı savaşlarına benzetiyorum.
Yavaş yavaş kişilik değiştiriyorum; yeni kişilikler yaratma, taklit etmenin, dünyayı anlamanın ya da dünya anlaşılabilirmiş gibi yapmanın yeni tarzlarını yaratma yeteneğimle zenginleşiyorum (evrim burada olsa gerek)." diyor Pessoa..
Yüksek enflasyon dönemlerinde işletmeleri bekleyen büyük tehlike...
PESCO, Avrupa’daki dengeleri ve Türkiye’nin durumunu nasıl etkileyecek?
İşlenen mühendislik sefaletlerinin sonuçlarını merak etmez misiniz?
“Her ölüm, sana olan küçük bir ölümdür. ‘Çanların kimin için çaldığını sorması için birini gönderme, onlar senin için çalıyor’. Her ölüm, senin ölümündür. Ağaçtan kuru bir yaprak düştüğünde bile, o senin ölümündür.” Osho
Bir meslek sahibi olmak mı yoksa dünyayı keşfetmek mi?