22.02.2018,02:13
İstanbul
Dolar
Euro
Altın
İmkb
İşçiler ayakta, patronlar yatakta ölür.
04052015-unnamed-142917.jpg
JALE YANILMAZ
...Ölmeyecek biriyle el sıkışmadım hiç. Sizinle de tanıştığıma memnun oldum”...
2007 yılında doksan dört yaşında iken hayattan ayrılan Albert Ellis ( İnsanların, kendilerine ve başkalarına zarar veren düşünce ve davranışlarını değiştirerek mutlu olmalarını sağlamaya çalışan akılcı-duygusal terapinin kurucusu ve uygulayıcısı.), doksanıncı yaş gününü kutlarken, kendisine veya görüşlerine muhalif olduğu anlaşılan bir okuyucusunun “Ölüme bu kadar yakın olmanız size ne hissettiriyor?” imalı sorusuna şu yanıtı vermişti: “ Ölmeyecek biriyle el sıkışmadım hiç. Sizinle de tanıştığıma memnun oldum”.
 
Çılgın hezeyanlarla arşta değilsek eğer, hangimiz iddia edebiliriz ki hiç ölmeyeceğimizi. Peki buna rağmen kaçımız biliyoruz gerçekten, ölüme her an bir adım mesafede gezdiğimizi…
 
Yaşamdaki “kesin olan tek gerçek” olduğu ne kadar mevcut olsa da zihinlerimizde, attığımız her nefesli adımın güvencesiyle içinden geçtiğimiz hayaletten daha somut değil ölüm bilincimizde.
 
Kul olmayı, Tanrısal değerlerin zenginliğinde varlıklı olmaktan çıkarıp, kendisinden daha pahalı dışkılayan bir başka ölümlünün dışkılama maliyetlerini karşılamaya içselleştirmiş proletarya için de bu böyledir, kendisine Tanrısal değerlerin yaratıcılığını atfetmiş, ölümlü bedeninde işkembesinin ölümsüzlüğüne tapınmış kapitalist burjuva için de.
 
Biri varlığının kanıksanmış değersizliğinden, diğeri kendisinden başka herkese mübah kılan kibrinden konduramamıştır ölümü kendisine. Nihayet o ki: Biri, bir maden ocağında, bir inşaat çatısında, bir makinenin dişlisinde, bir direğin tepesinde, bir kamyonet kasasında; diğeri yaş aldıkça yattığı, yattıkça yaş aldığı pahalı yatağında yakalanıverir o bilinen ama umulmayan gerçeğe.
 
Heyhat, “İşçiler ayakta, patronlar yatakta ölür” fısıltısı, kaleme gelmemiş ama yaşama dövmelenmiş bir atasözü gibi yapışıveriyor belleğe.
 
 Bugün Türk Dil Kurumunda “Başkasının yararına bedenini, kafa gücünü veya el becerisini kullanarak ücretle çalışan kimse” olarak çerçevelenmiş proleterin yani işçinin, kendi yararına çalışmaktan ve kendini gerçekleştirecek üretkenlikten, yaratıcılıktan ve nihayetinde var olmaktan uzağa fırlayışı ne bugünün ne de yakın geçmişin sancısı. Yol alsak bıraktığımız ayak izlerimizden geriye doğru, yüzlerce yıl öncesi de binlerce yıl öncesi de bugünün aynısı. İyi ama asırlar geçse de değişmiyorsa yazgısı, müsebbibi kimdir, kimin yetmiyor kaygısı. 
 
Tam bir buçuk asır önce meydan okudu Lafargue kapitalizmin vahşi çalışma koşullarına, liberalizmin beyinleri uyuşturan istilasına, çalışma ve tüketim döngüsünün yarattığı köleliğe. Ama daha çok bile bile, isteye isteye gidilen ama umulmayan o ölümlere.
 
“Uygar ulusların bütün üreticilerini kapsayan büyük sınıf olan proletarya, kendi özgürleştiğinde insanlığı da kölece çalışmaktan kurtaracak ve insan denen hayvanı özgür bir varlık kılacak olan bu sınıf, yani proletarya, içgüdülerine ihanet edip tarihsel misyonunu göz ardı ederek çalışma dogmasının saptırmalarına kendini kaptırmıştır. Çektiği ceza ise sert ve korkunç olmuştur. Her türlü bireysel ve toplumsal sefalet, proletaryanın çalışma tutkusundan doğdu… 
 
Çalışın, çalışın proleterler, toplumsal serveti büyütmek ve bireysel sefaletinizi arttırmak için çalışın; çalışın ki daha da yoksullaşarak, çalışmak ve sefil düşmek için daha fazla gerekçeniz olsun. Kapitalist üretimin insanın gözünün yaşına bakmayan yasası budur.” manifestosuyla haykırdı düne de, bugüne de: Erdemli ve yaratıcı insanlığın özgür zamanlara olan ihtiyacını. Özgür zamanların, yaşamın içinde var olan ama hiç hatırlanmayan “insan” karşılığını.
 
Oysa o “sadece ekmeğimin derdindeyim” yalanında kutsadı özgürlüğünden kaçışını. Tevazu maskesinde gizledi erdemli varlığına olan inançsızlığını. Kullaştıkça, köleleştikçe okşadı çekinik narsizmini. Ezildikçe güçlünün pençesinde, kondurmadı üzerine ölümü, soyut kaldı değersizliğinde. 
 
Sevmedi özgürlüğünü proletarya, ne kendini özgür kıldı ne kendinden ötesini. Bilemedi, geçmiş de kendisiydi, gelecek de kendisi.
 
Sevmedikçe özgürlüğünü, sevmedikçe insanlığını, dün gibi bugün gibi aynı olacak yarında da yazgısı.
 
Her ölüşünde şıngırdadıkça boynuna taktığı altın prangası, kaleme gelmemiş ama yaşama dövmelenmiş bir atasözü gibi yapışacak belleğe “İşçiler ayakta, patronlar yatakta ölür” fısıltısı.
jalyan70@yahoo.com.tr
 

YORUMLAR
Yorumunuz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır. Toplam Yorum 0 | Onay Bekleyen Yorum 0

YazıYorum
Türkiye reel sektör bazında konsantrasyonunu ihracata bağlamış durumda. Elbette bunun önemini yok sayacak değilim.
Diğer Yazarlar
Türkiye ekonomisinin temeli % 99.8 KOBİ’lerimize bağlı.
Truva’nın Unesco Dünya Kültür Mirası listesine girişinin 20. yılı olan 2018; ülkemizde “Truva Yılı” ilan edildi.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 13 Şubat 2018’de yaptığı konuşmada, “Bizim için Afrin neyse Ege’deki, Kıbrıs’taki haklarımız da odur. Savaş gemilerimiz, Hava Kuvvetlerimiz, gerektiğinde her türlü müdahaleyi yapmak için yakın takipteler” dedi.
Haber programında Zeytindalı Harekâtı için Afrin’e giden Mehmetçikleri izliyorum.
Ne yapmalıyız, yapabiliriz? Aydınlara düşen görevler ne olur?
Sezon başından bu yana ön görülen ve tahmin edildiği gibi, büyük takımların zor – kolay maç periyotları sonucunda 3 büyüklerin puanlarının eşitleneceği öngörüsü sonunda gerçekleşti.
Dünyanın bir bütün olduğu günümüzde, bilimsel verilerden yararlanmanın vakti gelmiştir.
Aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisi’ndeki siyasetçiler başta olmak üzere Türk karşıtı olarak yorumlanabilecek söylem yükselişe geçti.
Kaçak su bedellerini kim ödüyor?
Yavaş yavaş kişilik değiştiriyorum; yeni kişilikler yaratma, taklit etmenin, dünyayı anlamanın ya da dünya anlaşılabilirmiş gibi yapmanın yeni tarzlarını yaratma yeteneğimle zenginleşiyorum (evrim burada olsa gerek)." diyor Pessoa..
Bir meslek sahibi olmak mı yoksa dünyayı keşfetmek mi?